Özel Arama

« Önceki |

31/10/2009

NEVZAT TARHAN:HÜKÜMET GEREĞİNİ YAPMALI..!

Prof. Tarhan'ın resmi ideoloji teşhisi:

Tehdit kokan Cumhuriyet nutuklarını ve korku üzerine oluşturulmuş resmi ideolojiyi sorgulamak ve özeleştiri yapmak gerekmiyor mu? Not: Her farklı düşünceye ‘Karşı devrim’ diyenler bu yazıyı okumasınlar.

Hükümet de gerçek demokrasi istiyorsa artık gereğini yaparak üçlü kararname ile TSK’daki çürükleri temizlemelidir.

Bir büyük şirket düşününüz, dev ve uluslararası büyüklükte, şirket çeşitli nedenlerle geriledi ve iyi yönetilemedi. Daha sonra şirket yönetiminin çocukları yönetimi devraldılar, şirketi kurtardılar ve yeniden yapılandırdılar.

Bu durumda yönetimin devamında üç davranış biçimi ve üç yöntem vardır. Sayacağım sosyopsikolojik tavırlar (attitudes) birey, şirket ve ülke yönetimleri için geçerlidir.

Sağlıklı değişim yolu

Birincisi babalarına saygı gösterip onları onurlandırıp hem olumlu hem olumsuz yönlerini görerek onların hatırasını ‘minimalize’ ederek ama reddetmeyerek yaşatmak. Bu seçenekte değişim travması çözülür düşmanlık ve suçluluk duyguları oluşmadan cenaze defnedilir, yas yaşanır şirkette iç barış oluşur, vicdanlar rahat olduğu için evlatlarda iç huzur vardır. Baskın duygu özgüven ve empatidir. ‘Varoluş anksiyetesi’ yani varoluş, doğuş ve değişim travmasının sıkıntı ve kaygısını sağlıklı bir şekilde aştıkları için iç barış içinde yönetilirler birlik ve beraberliği sağlayabilirler.

Hatalı yöntem baba kompleksli uygulama

İkincisi varoluşunu babasına düşmanlık üzerine oturtup onun bütün hatıralarını silmek ve kendine yeni bir düzen kurmak için babayı kötüleme ve karalama ile hareket etmektir.

Aile şirketleri böyle davranırsa baba kompleksi içinde hareket etmiş olurlar. Baskın olan arka plan duygular korku, açgözlülük ve bencillik yani empati yoksunluğudur.

Özgüven eksikliği olan ve kendi egosunu kutsallaştırarak var olmaya çalışan bu tarz kişiler ‘varoluş anksiyetesi’ni yönetip çözemedikleri için hep huzursuzdurlar. Kendi içlerinde huzur olmadığı için yönettikleri şirkette ve devlette iç huzur olmaz yeni ayrılıklar yaşanır. 

Diğer hatalı uygulama ‘kutsallaştırma yöntemi’

Üçücüsü babalarının hatalarına rağmen yeni kurulan şirkette aynı hataları devam ettirmek babasını ‘mumyalaştırarak’ kutsallaştırmak. Yeni çözüm üretmeye engel olacak biçimde babayı ‘yeryüzü tanrısı’ gibi idealize etmek varoluş ve bireyselleşmeyi gerçekleştirememektir.

Varoluş için özgüvene sahip olamayan bağımlılık duyguları yüksek paternalistyani babacı, babayı ve atayı kutsallaştıran anlayışlar kendi çözüm ve modernizmini oluşturamadığı için iç huzur sağlayamazlar. Zamanın ruhuna uygun değişim gerçekleştiremedikleri için kendileri ile birlikte şirketleri de zarar görür. Küresel rekabette yenik düşerler.

Türkiye’de resmi ideoloji ‘Paternalist’tir.

Batı dünyası kendi modernizmini geliştirirken varoluş anksiyetesini yöneterek çağdaşlık standartlarını oluşturmuşlardır. İngiltere, Hollanda gibi kuzey demokrasileri monarşiyi minimalize etmiş fakat yok etmeyerek en sağlıklı geçişi yapmışlardır. Fransızlar baba kompleksi içinde çatışmalı jakoben, giyotinli değişimler yaşamış iç huzur için sürekli ikinci üçüncü Cumhuriyetler geliştirmeye çalışarak modernleşme yolunda ilerlemiştir. Türkiye ise Cumhuriyetin başında ‘Baba kompleksi’ ile hareket ederek Osmanlı düşmanlığı üzerinde varoluşunu yaşatmaya çalıştı. Fakat empati yoksunluğu ile bölünme ve irtica’ gibi korkular üzerine oluşan sistem nedeniyle iç huzur bulamamıştır. Fransa’nın 1800’lü yıllardaki birinci cumhuriyet dönemini tarzını seçerek, korktuklarını gerçekleştirecek tavır içinde bulunmuştur.

‘Babam bilir’ tarzı yönetimi hak etmiyoruz

1950’de Tek Parti Cumhuriyetinden sonra yaşanması gereken değişimi yine yaşayamadık ve fırsatı heba ettik. Türkiye, halen Cumhuriyetin kuruluşunda geliştirdiği o tarihlerin güncel ideolojisini resmi ideoloji adı altında mumyalaştırmış, kutsallaştırmış değişime direnerek varoluş anksiyetesini çözememiştir.

Paternalist yaklaşımlar özeleştiri yaptırmaz ve gelişmeyi engeller yazılı olmayan kuralları, inançları ve kutsalları vardır. Bu nedenle travmayı çözemez. Ünlü ve Politik Psikoloji çalışmaları ile tanıdığımız Prof. Vamık Volkan “Türkiye Osmanlı’nın ve Atatürk’ün yasını tutmayı başaramamıştır” derken haklıdır.

‘T.C.’  Osmanlı sonrası baba kompleksi ile hareket ederek modernizmi iç barışı bozacak şekilde yönetmiştir. 1950 sonrasında ise çok partili Cumhuriyete geçerken paternalizm yani babacılık  ile hareket ederek tek parti dönemindeki değerleri mumyalaştırarak ve kutsallaştırarak değişime direnmektedir.

Aydınlar çifte standartlı

Bunun nedeni toplumdan çok, güvendiğimiz aydınların çifte standardıdır. Yöneticilerin kendi menfaatlerini ülkenin menfaatinden önce tutmalarıdır.

Kendi kurulu düzendeki çıkarları nedeniyle direnen resmi ideolojinin yanlışlarına toplum umursamaz davranmamalıdır. Böyle davrandıkça haksız yöntemlerden kurtulmamız zordur. Seçimden seçime irade beyan etmekten öte ülkenin katılımcı ortağı gibi davranıp yanlış düşünen yöneticilere yeter demek gerekir.

1950’lerde metedolojisini aldığımız demokrasinin ideolojisini de almalıyız. Resmi ideolojimiz demokrat değildir.

Cuntacılar hesaba çekilmeyecek mi?

Ordumuz 87’nci yıla girerken en sıkıntılı Cumhuriyet Bayramını kutluyor. Abartılı özgüven işareti olan ‘Güçlü Ordu Güçlü Türkiye’ sloganı hataların devam edeceği işaretini veriyor ve endişeliyiz. Başkalarının acısı üzerinde huzur olmaz. Ordumuzun güçlü olması hepimizi mutlu eder ama vatandaşın üzerinde sopa gibi sallanarak ve korkutarak düzeni sağlayacaklarını zannedenler yanılıyorlar. Gerçek otorite korku uyandırarak değil güven uyandırarak sağlanır.

Türkiye gemisindeyiz ve kaptanın hatasına artık göz yummamalıyız. TSK içindeki çetelerin devamında toplum olarak “Benim sorumluluğum yok mu?” demeliyiz. İç barış istiyorsak özeleştiri yapabilmeliyiz. Hükümet de gerçek demokrasi istiyorsa artık gereğini yaparak üçlü kararname ile TSK’daki çürükleri temizlemelidir.

Ülke bizim, ordu bizim, Cumhuriyet bizim. Tabii mülkiyetin gereğini yaparsak.
Hepimizin Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun

Prof. Dr. Nevzat Tarhan - Haber 7
ntarhan@gmail.com

9/10/2009

ŞAMİL TAYYAR VADİ'YE SESSİZLİĞİNİ BOZDU.!

ERGENEKON İDDANNAMESİYLE İLGİLİ ÇARPICI AÇIKLAMALARDA BULUNAN VE KİTAPLAR YAZAN STAR GAZETESİ YAZARI ŞAMİL TAYYAR DÜNKÜ KÖŞESİNDE KURTLAR VADİSİ PUSU'YA FENA ÇATTI..!

Kurtlar Vadisi - Para

Wall Street Journal’a konuşan Başbakan Erdoğan, Aydın Doğan’ı vergi kaçakçılığı  suçundan ömrünü hapiste geçiren Al Capone’a benzetmiş. Aydın Doğan, Kurtlar Vadisi’nde de “Medya Patronu Davut Tataroğlu” karakteriyle anlatılıyordu.

Capone benzetmesini “ağır” buldum. Ama kavgada bu tür yumruklar sürpriz sayılmaz. Tataroğlu ise dizide pek makbul biri değildir, Capone’a rahmet okutur.

Karakterin mucidi Soner Yalçın şimdi Hürriyet’te yazıyor. Dizinin kendi de Aydın Doğan’a  ait bir TV kanalında yayınlanıyor.

Ne hikmetse, birden kötü  adamın iyi huylarını keşfetmeye başladık, dizinin konsepti ise Soner Yalçın’ın eski Ergenekon konseptine doğru evrildi.

Ergenekon konusunda 3 kitap ve sayısız makale yazmış biri olarak, Kurtlar Vadisi’ne dalmadım. Ancak, gelinen nokta, sessizlik eşiğini aşmıştır.

Ergenekon Vadisi

Projektörlerimizi geriye doğru çevirdiğimizde, Ergenekon’un darbe senaryoları pişirdiği dönemle Kurtlar Vadisi’nin sahneye çıktığı dönemin eş  zamanlı olduğunu görürüz. Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven darbe senaryoları, 2003-2004 aralığında mayalanmıştır.

2002 yılı sonunda iktidara gelen AK Parti’yi sandık yoluyla devirmenin imkansız olduğunu gören darbeciler, o tarihlerde faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardı.

Derken, 2003 yılında Kurtlar Vadisi doğdu. Konsept danışmanı, JİTEM’e yakınlığı ile bilinen Perinçek ekolünden Soner Yalçın...

Yönetmeni Osman Sınav ise şimdi Ergenekon davası sanığı olan Jandarma İstihbarat Albayı Hasan Atilla Uğur’la yakın ilişki içindeki bir isimdir.

2006 yılına kadar bu ilişkinin, diziye hayat verdiğini görüyoruz. JİTEM’in örtülü şekilde korunduğu, MİT ve Emniyet’in kötülendiği bir konseptle karşı karşıyayız. Bu iki kurum, ABD ile ilişki içindedir, vatanı  satar. MİT’i çağrıştıran “Mito” karakteri de öyle...

Ancak, asker kökenli MİT Müsteşarı Fuat Doğu ve Orgeneral Eşref Bitlis karışımı  olarak vadide sunulan “Doğu Eşrefoğlu” karakteri farklıdır...

Doğu’da yıllarca JİTEM adına kan akıtan “Yeşil” rolündeki Aslan Akbey, fena adam değildir...

Faili meçhul cinayetlere kurban giden Savaş Buldan ve Behçet Cantürk gibi isimler “kafalarına kurşun sıkılmayı hak etmiş” gibi gösterilen “Barış Bulman” ve “Behiç Türkcan” karakterleriyle anlatıldılar.

Dündar Kılıç’ın karakterize edildiği “Laz Ziya”, Alaattin Çakıcı’nın anlatıldığı “Süleyman “Çakır” da öyle...

Kurtlar Vadisi’nde ilk 3 yıl; ABD karşıtı-Ulusalcı eksende JİTEM’i koruyan MİT ve Emniyet’i kötüleyen, Ergenekon zihniyetinin bilinçaltındaki izdüşümüne tekabül eden bölümlerle geçti. Kurtlar Vadisi Terör’le Kürt düşmanlığı iyice körüklendi.

Hidayet yılları

2007 yılından itibaren Kurtlar Vadisi’nin konsepti tümden değişti. Bu değişiklikte; ağırlıklı  olarak Soner Yalçın’dan boşalan konsept danışmanlığına Ömer Lütfü Mete’nin gelmesi, 22 Temmuz seçimleriyle AK Parti’nin kalıcılığının ortaya çıkması ve Ergenekon operasyonu etkili oldu. 

Askeri istihbaratın vadideki etkisi asgari düzeye indi. Dizi, genel hatlarıyla, Ergenekon iddianamesi düzleminde gelişti. Veli Küçük’ü tarif eden İskender Büyük karakteri, en çarpıcı örnektir.

Başkahraman Polat ise neredeyse Savcı Zekeriya Öz’e benzer hale geldi. Savcının silahlı hali gibi...

Soruşturma safhasındaki bazı  gizli bilgiler de henüz iddianameye dönüştürülmeden önce vadide yer buldu. Bu durum, kimi izleyicilerde “önceden biliyorlar” algısını güçlendirirken, kitleler üzerindeki etkisini arttırdı. Ancak, Silivri’de “istenmeyen dizi” oldu.

Rotadan çıktı

Bu dönem, 2 yıl sürdü.  Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, ekonomik kriz yüzünden Show’da yayına ara veren Kurtlar Vadisi, tekrar döndüğünde 2003-2006 konseptiyle barışır gibiydi. Yani, Ergenekon’un manyetik alanına geri döndü sanki.

İskender Büyük, “devlet menfaatlerini koruyan adam” pozuna büründürüldü, kahramanımız Polat’la Cumhurbaşkanının refakatinde barış turuna çıkarıldı.

Kamuoyunda; Ergenekon davasının  örtülmesi için üst düzey girişimlerin başlatıldığı ve tarafların bir araya getirildiği algısı oluşturuldu. Kimi Ergenekoncu siteler de aynı minvalde Silivri’deki davanın 1 yıl içinde düşürüleceği iddiasını işlemeye başladılar.

Ana tema da değişmeye başladı. ABD ve AB karşıtlığı, Kürt düşmanlığı, Ulusalcılık yükselen değerler gibi algılanır oldu.

Dizi, Doğan Grubu’na transfer olduktan sonra iyice zıvanadan çıktı. Aydın Doğan’ın karakterize edildiği Davut Tataroğlu’nun kerametlerini görür olduk. PKK’lı  bir bölge sorumlusuna benzetilen Muro karakteri, bir anda öldürüldü. Ergenekon’un söylemiyle Kurtlar Vadisi’nin konsepti kolkola girdi.

Pusu oldu Para

Maalesef, Kurtlar Vadisi, aradan geçen 6 yılda, paraya göre rotasını belirleyen, girdiği kaba göre şekillenen “Kurtlar Vadisi-Para” formatına bürünmüştür. Hiçbir inandırıcılığı kalmamıştır. 

Karşı çıksak da eskiden kendi içinde anlam bütünlüğü ve idealize edilen değerler sistematiği vardı. Hiç olmazsa Ergenekon’a inanıyordu. Şimdi, ABD Doları’nın yeşil rengine göre yalpalayan bir dizi var.

Şiddeti teşvik eden, kan akıtıcıları meşrulaştıran ve hukuksuzluğu devlet nizamının üzerinde gösteren bir anlayışın hortlatılmaya çalışılması ise cabası...

MHP kontenjanından seçilen RTÜK üyesi Esat Çıplak’ın, diziye ceza verilmesini isterken ortaya koyduğu şu tarihi gerekçeyi dip not olarak düşmek istiyorum: “Toplumda ki adalet duygusunun zedelenmesi, devlet algısının bozulması  ve şiddetin bir yöntem olarak meşrulaşmasının sonuç olarak hukuk devleti idealini baltalayacağına inanıyorum.”

Yerden göğe kadar haklıdır.

16/6/2009

TEDBİRLER GECİKTİRİLMEMELİDİR..!

  1. Milli iradeye karşı TSK'ne güç veren yasalarda bir değişiklik olmamıştır.
  2. Manevî değerleri tehdit gören zihniyet, 28 şubat 1997 tarihine nazaran daha yoğun şekilde TSK kadrolarında bulunmaktadır.
  3. Müdahaleleri engelleyen etken, sadece tek parti hükümeti sayesinde sağlanabilen istikrardır.
  4. Ergenekon oluşumunun görevi ve dolayısıyla “İrtica İle Mücadele Eylem Planı” ile yapılmak istenen istikrarı bozmaktır.
  5. Başarılı olur ise, daha post modern müdahalelere hazır olmalıyız. 

Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın İlker Başbuğ, bugün (16 Haziran 2009) saat 10 00 da haftalık görüşmelerini yaptılar. Başbakan görüşme sonrasından Eğer bu iddialar gerçek dışıysa devletin kurumlarını karşı karşıya getirmek, devletin kimi kurumlarını yıpratmak, bir tahrik ortamı oluşturmak gibi niyetler taşıyorsa, evet bu vahimdir. Eğer iddialar doğruysa mesele daha vahimdir.” dedi.

Anlaşılan, Başbakan, görüşmeye rağmen, basına yansıyan, “İrtica ile Mücadele Eylem Planının” gerçek olup olmadığına dair ve gerçekse kimin hazırladığı konusunda bir kanaate sahip olmamış.

Hem meselenin aydınlanması, hem de ulaşılan sonuca kamuoyunun inanması gerekmektedir. Bu husus rejimin selameti için gerekli olduğu kadar TSK'nin kaybettiği prestijini yeniden kazanması için de gereklidir.

Bunun için en birinci görev Genelkurmay Başkanlığına düşmektedir.

Hiyerarşide, Genelkurmay Başkanı ile “3. Bilgi Destek Şube Müdürlüğü” arasında, üç kademe daha var.

Bu kademeler, II. Başkan, Harekât Başkanı ve Bilgi Destek Dair Başkanı'dır.

Öncelikle, durum aydınlanıncaya kadar, Harekât Başkanı, Bilgi Destek Daire Başkanı, 3. Bilgi Destek Şube Müdürü ile şubedeki tüm personelin görev yeri değiştirilmelidir.

Görev yeri değiştirilen personelin, Ergenekon Savcılarınca sorgulanabilmesine imkan sağlanmalıdır.

Darbe ve askerî müdahaleler üç dayanaktan güç almaktadır.

·         Yetki veren yasal dayanak,

·         Milli iradeye ters kadrolaşma ve

·         İstikrarsızlıktır.

Milli iradeye karşı TSK'ne güç veren yasalarda bir değişiklik olmamıştır.

Manevî değerleri tehdit gören zihniyet, 28 şubat 1997 tarihine nazaran daha yoğun şekilde TSK kadrolarında bulunmaktadır.

Müdahaleleri engelleyen etken, sadece tek parti hükümeti sayesinde sağlanabilen istikrardır.

Ergenekon oluşumunun görevi ve dolayısıyla “İrtica İle Mücadele Eylem Planı” ile yapılmak istenen istikrarı bozmaktır.

Başarılı olur ise, daha post modern müdahalelere hazır olmalıyız.

Yeni müdahalelerle karşılaşmak istemiyor isek, darbecilerin yasal dayanakları ellerinden alınmalı ve milletin çoğunluğunun değerlerine ters kadrolaşma kırılmalıdır.

Yasal Dayanakların kaldırılması için;

·         TSK'nin, siyasetin merkezine oturmasında birinci etken olan Milli Güvenlik Kurulunun yapısı değiştirilmeli, bu kurulda sadece Genelkurmay Başkanı bırakılmalıdır.

·         İç Hizmet Kanununun 35. maddesi, TSK'nin Cumhuriyeti Koruma ve Kollama görevine re 'sen karar vermesini engelleyecek şekilde değiştirilmelidir.

·         Milli Güvenlik Siyaset Belgesindeki iç tehdit değerlendirmeleri kaldırılmalı, ceza kanunlarında sıralanan suçlar ve bunlara verilecek cezalar yeterli kabul edilmelidir.

·         TSK'nin uhdesinden iç güvenlik görevi alınmalı, sadece dış tehditlere karşı Yurt Savunması görevi verilmelidir. İç Güvenlik İç işleri bakanlığına bırakılmalıdır.

Kadrolaşmanın engellenmesi için de;

Yüksek Askerî Şûra Kararları Yargı denetimine açılmalıdır.

Ülkeyi çalkalayan benzeri olumsuz darbe girişimleri ile karşılaşmak istemiyor isek, TBMM ve Hükümet bu değişiklikleri, bugün gelinen durumu fırsat bilerek, bütün kesimlerin desteğini almışken, süratle yapmalıdır.

16 Haziran 2009

Adnan TANRIVERDİ

Emekli Tuğgenera
ASDER Gnl. Bşk.

10/6/2009

SIKINTILI BİLE OLSA YAŞAMAK HAYIRLIDIR

Tabiinin ileri gelenlerinden Süfyan–ı Servi, (95-161 Basra) Vüheyb ve Yusuf bin Esbat üçlüsü Basra'da bir araya gelmişler, ekonomik, sosyal ve siyasal sıkıntıların had safhaya geldiği günlerinin zorluklarını konuşuyorlardı. Bir ara Sevri der ki:
- Ortalık iyice bozuldu, Emevi–Abbasi çekişmesi bizi de içine alacak neredeyse. Taraflar bizi de alet edecekler kendi zulümlerine. Hayat çekilmez oldu, ölümü dahi ister hale geleceğiz bu gidişle!

Yusuf bin Esbat, 'ölümü dahi ister hale geleceğiz bu gidişle' sözüne itiraz ederek der ki:

- Ben böyle bir temennide bulunmuyorum. Ortalık ne kadar bozulursa bozulsun ben bozulmadıktan sonra kimse beni bozamaz. Zorluklara karşı sabreder, İslamî hayatımı ve hizmetlerimi sürdürür, ölümü hiç temenni etmem!

Bundan sonra söz sırası Vüheyb'e gelir. Sevri ona da sorar:

– Sen nasıl düşünüyorsun ey Vüheyb, gitmeyi mi, kalmayı mı? Şöyle cevap verir Vüheyb:

– Doğrusu ben ne gitmeyi düşünüyorum ne de kalmayı. Ölmem hayırlı ise Rabb'im ölümü takdir eylesin, kalmam hayırlı ise kalmamı takdir buyursun. Ben bunu bilir, bunu söylerim. O'nun takdirine sadece teslim olurum!

Bu cevabı çok beğenen Sevri, ayağa kalkar, gelip Vüheyb'e:

– Uzat elini de öpeyim, sen ruhanilerin cevabını vermiş oldun. Gerçekten de hangisi hayırlı ise Rabb'imiz onu takdir eylesin, dedikten sonra, günümüze de mesaj dolu şu ibretli olayı anlatır. Servi der ki:

- İki kardeş vardı. Biri savaş meydanında şehit olmuş, öteki de bir sene daha yaşadıktan sonra evinde vefat etmişti. Komşularından biri çok sevdiği bu iki kardeşi rüyasında cennetin kapısında beklerken gördü. Bu bekleme sırasında cennetten bir melek çıktı, kapıda bekleyen iki kardeşten evinde öleni cennete aldı. Daha sonra da şehit olanı çağırdı cennete. Şehidin cennete sonra çağrılışına şaşıran adam, 'olamaz' dedi, önce şehit olanı çağırmak gerekirdi, sonra evinde ölene sıra gelmeliydi. Bu rüya Rahmanî değil şeytanî olsa gerektir, diyerek doğruca Efendimiz (sas)'e gelip rüyasını aynen anlattı. Efendimiz ise, 'Bunda şaşılacak bir şey yok' diyerek rüyaya şu yorumu yaptı:

– Cennete önce alınan adam, bir sene fazla yaşamadı mı? Yaşadığı bu bir sene içinde önce ölenden fazla namaz kılmadı mı, tüm ibadetlerini yapmadı mı, hayır hasenadını sürdürmedi mi? İslamî hizmetlerini devam ettirmedi mi?.. İşte bir sene daha fazla yaşayan adamı önce cennete aldıran şey, yapmış olduğu bu fazla ibadetleri, iyilik ve hizmetleridir. Şehit yine şehittir. Makamından düşmez. Ama çok yaşayan, çok ibadet ve hizmet eder, çok ibadet ve hizmet de cennete önce çağrılma sebebi olabilir. Çok ibadetle azı arasındaki farkı küçük görmeyin. Yerle gök arasındaki kadar fark var fazla ibadet arasında."

Demek oluyor ki; devir değişti, ortalık fitne fücur doldu, hayat çekilmez hale geldi, sıkıntılarımız fazlalaştı, ölmek yaşamaktan hayırlı hale geldi, şeklinde bir temenniye yönelmek doğru değildir. Ortalık nasıl olursa olsun, hayat ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın yaşayıp da fazla ibadet ve hizmet eden kazanır, ölümle ibadetlerine son veren değil!

Soru sahiplerine son cümlem şudur:

- Özetini arz ettiğim bu misallerden anlaşılan odur ki; maruz kalınan zorluklardan dolayı hayata küsmek yanlıştır; sıkıntılara sabretme sevabı alarak kazançlı! yaşamak hayırlıdır.

 

AHMED ŞAHİN
Zaman

30/5/2009

27 MAYIS'TAN 28 ŞUBAT'A...

Milli Birlik Komitesi’nin bir üyesi tarafından “Eğer Menderes idam edilmeden bir gün önce bir kaç yüz kişi Ankara Kızılay meydanında yürüyüş yapsaydı biz Menderesi idam etmeyecektik” denilmesi, benim 27 Mayıs ile ilgili çok anlamlı bulduğum bir bilgi idi.

Dikkat ettiniz mi ilk defa 27 Mayıs yoğun bir şekilde ve yüksek sesle, derin acı hisleri ile anılıyor. Darbecilik konularında susan çok insanın bastırdıkları duygularını daha rahat ifade ettiklerini görüyoruz.

Daha konuşan bir ülke olduk. 49 yıldır en ciddi eleştirilerin bugün yapılması çok anlamlıdır. Çünkü korkular dağılmıştır ve gizli çeteler deşifre olmuştur. Türkiye Ergenekon terör örgütü davası nedeniyle yalın tarihi ile yüzleşmeye başlamıştır.

Bir insanın geçmişi ile yüzleşebilme ve yaşadığı travma, şok yaşantılar ve hayat olayları ile yüzleşip hesaplaşmayı başarması önemli psikolojik olgunluk işaretidir.

Göze çarpan yeni kuşakların gördüğü bazı tespitler;

Yalan haberlerle kamuoyu oluşturulması, 27 Mayıs’ta Beyazıt meydanında yaşanan olayların benzeri 28 Şubat’ta yaşandı. Ordu göreve yürüyüşleri, İsmailağa cinayeti, Isparta Çam dağında Bediüzzaman ağacının kesilmesi hep toplumsal olayları kışkırtmak için yapıldı.

Darbe öncesi sokak olayları ve hürriyet yürüyüşlerinin ve öğrenci hareketlerinin, İnönü’nün taşlanması olayının bazı çetelerce yönetildiği gerçeği, memleket satıldı propagandaları. Bugün Fadime Şahin ve Ali Kalkancı senaryosu ne ise o gün bebek davası o idi.

28 Şubat’ta 10.ncu yıl marşı, 27 Mayısta plevne marşının propaganda amacı ile beyin yıkamada kullanılması benzer yöntemlerdi.

27 Mayıs’ta sokak hareketlerine katılanların ve darbede aktif rol alanların ilerki yıllarda kolayca terfi etmeleri, ordunun subay kadrosunun yarıdan fazlasının tasfiye edilmesi. 28 Şubat’ta YAŞ kararı ile darbe yapmaya engel olacak subayları ayıklama benzer eylemler olarak gerçekleşti.

Menderesin göğsünde sigara söndürülmesi, işkence amaçlı prostat muayenesi yapılması, yağlı ip ve cellat parasının Menderes’in ailesinden tahsil edilmesi.

Darbe sonrası adalar kelimesi geçen şarkıların yasaklanması, Kumkapı’dan Yassıada’ya tünel kazılıyor iddiası ile inceleme yapılması aslında halktan korkan 27 Mayıs kadrolarının paranoyası idi. Menderes idam edildikten sonra korku içinde kalmalarına rağmen toplumun demokratik tepkisini göstermemesi nedeniyle Menderes ve arkadaşlarını idam edebildiler.

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu neden idam edildi?

O tarihlerde Bağdat Paktı uluslararası güç odaklarının çıkarına olmayan İslam Birliği’ni çağrıştıran bir projeydi. Bu proje için çalışan üç kişi Menderes, Zorlu, Polatkan öfke çeken kişiler oldular.

Bugün ise tersi oldu, derin Türkiye devleti ve uzantısı ETÖ yapılanması Avrasya projesi ile öfke çeken kişiler oldular.

Demek ki derin dünya devletinin derdi irtica falan değil satratejik çıkarları idi. Darbecilerin 1 Mart 2003 teskeresinde hükümeti zor durumda bırakmak için ABD çıkarlarına ters düşmeleri bir dönüm noktası oldu. Derin dünya güç odakları Türk halkının seçim mesajını da iyi okudular.

Özetle darbelerin tekrarlamaması için görünen ve görünmeyen sebepleri iyi analiz etmek gerekir. 27 Mayıs’ta görülen sebepler hükümetin sertleşmesi ve tahkikat komisyonlarını kurması idi.

27 Mayıs’ta görünmeyen sebepler ise uluslarası güç dengelerini bozan hükümet politikaları, halkın kendi iradesine sahip çıkmak adına demokratik tepkisini gösterememesi gerçeği vardı.

Siyaseti öğrenmiş Anadolu çocukları

Hakkımızı aramazsak bizi yönetenler ne kadar iyi niyetli olurlarsa olsunlar bir süre sonra kendilerini yeryüzü tanrısı gibi görmeye başlarlar.

Bugün demokratik tepkisini verebilen bir toplum, siyaseti öğrenmiş Anadolu çocukları, darbeleri onaylamayan yeni dünya düzeni ve Ortadoğu’da yalnızlaşan ABD’nin ve AB’nin Türkiye’ye şiddetle ihtiyaçlarının olması gerçeği vardır.

Bu sebeplerle Yassıada’nın özgürlük müzesi olmasını isteyen genç siviller çok haklılar. Türkiye’deki sistem bugün otoriter değil ama totaliter resmi ideolojiyi yaşatmaya çalışıyor

Hesap veren değil hesap soran bir toplum olabilirsek çağı yakalamış oluruz. Çağdaşlık biçimde değil zihinde yaşayan ve gelişen bir değerdir. Halkına tuzak kuran askeri bürokrasinin gölgesinden böyle kurtuluruz.

NEVZAT TARHAN - HABER 7
ntarhan@gmail.com

14/5/2009

İNANÇ İNSANIN PSİKOLOJİSİNİ NASIL ETKİLER.

Dini hayat yaşamanın, dini yaşama her alanda taşımanın yolu nedir? Din psikolojisi bu konuda ne gibi referanslar sunar? İnanç kişinin psikolojisini nasıl etkiler? Zorluk ve felaketlerle karşılaşanlar hangi psikoloji ile ayakta kalabilirler? Mekke’de boykata maruz kalan müminler hangi duygularla dirençleri kırılmadan inançlarında dönmediler. İslamiyeti seçen yabancılar hangi psikoloji içindeler? Din bilim çatışır diyenlerin dayanakları var mı? İnanç ile hayat arasındaki bağ nedir? Tanrı geni tartışmaları anlamlı mı? Darwine inanmak zorunlu mudur? gibi sorularla Conversion to Islam, Müslüman Olan İngilizler Üzerine Psiko-sosyolojik Bir İnceleme, Freud ve Din, Üç Yusuf Bir İslam, Deprem ve Din, Milenyum Tarikatları, Sekülerizm Sorgulanıyor, Laik Ama Kutsal, Hayatı Sevmek, Darwin’in Çöküşü, İslam Tehdidi Efsanesi çalışmalarının sahibi Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Psikolojisi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Köse’nin kapısını çaldık.

Prof. Köse önemli açıklamalarda bulundu, ciddi tespitlerini bizlerle paylaştı.

- İnancın kişi üzerindeki etkisi nedir?

İnanç, insanoğlunun hayatı anlamlandırmasını sağlayan bir araçtır. Mesela ahiret inancı kişinin bir işine yarar. Çünkü insanın ölüm korkusunu yenmesini sağlar veya onu iyi işler yapmaya sevk eder. İnançlar ve ibadetler bir değer taşırlar, çünkü insan hayatı için pratik değeri olan işlevsel özellik taşımaktadırlar. James bu konuda şöyle bir örnek verir. Kaplıcaya giden ve kaplıcanın romatizmasına iyi geldiğini düşünen bir kişi için kaplıcanın romatizmaya iyi gelmesi görece bir gerçekliktir. Doktorlar kaplıcanın romatizmaya iyi gelmediğini söyleseler bile, o kişi için bu gerçeklik değişmez. Bu açıdan bakıldığında da inançlar veya ibadetler, hariçten bakanlar için belki anlamsız şeyler olarak görülebilir, ancak onlara inanan müminler için gerçekliktir.

- Bu etki kişilere göre farklılık gösterir mi?

Elbette farklılık gösterir. İnanç olumlu şekilde yönlendirilmediği takdirde olumsuz sonuçlara bile yol açabilir. Mesela herhangi bir günah işlediğinde cehenneme gideceği saplantısından kurtulamayan ve tövbelerinin kabul edilmediğini düşünen bir kişi için inanç ruhsal rahatsızlıklara kaynaklık edebilir. Birkaç yıl önce fakültedeki odamda otururken bir telefon geldi. Santral görevlisi telefonda benimle konuşmak isteyen bir kişi olduğunu söyledi. Bağladı, konuşmaya başladık. Bir bayandı telefondaki. Çocuğuna Allah’tan bahsederken “Allah Baba” ifadesini kullanmış. Daha sonra, Allah’a “baba” demenin din literatüründe şirk yani ortak koşmak olduğunu duymuş. Kadın şirke girdiğini, artık cehennemlik olduğunu düşünüyordu. Kendisiyle uzun süre konuştum. Aşırı şekilde günahkarlık saplantısı içindeydi. Bilinçli bir günah işlemediğine ikna etmek için her türlü yolu denedim. Sonunda, günahkar olmadığına zar-zor ikna olmuş göründü ve görüşmemiz sona erdi. Az sonra telefonum tekrar çaldı. Bu kez telefondaki santral görevlisiydi. “Hocam, görüşme nasıl geçti, kadını ikna edebildiniz mi?” diye sordu. Meğer daha önce de birkaç kez aramış ve başka öğretim üyeleriyle de görüşmüş, bu arada derdini santral görevlisine de anlatmış.

- İnanç ve din pratiğinin uygulamasının kişi üzerinde ne gibi psikolojik etkileri olur?
İnanç ve ibadetlerin gereklerini yerine getiren ve böylelikle kutsalla ilişki kurduğuna inanan bireylerin aynı zamanda davranışlarında ve toplumsal ilişkilerinde pozitif bir yönelime sahip olmaları beklenir. Yani kişinin kutsal alanla pozitif ilişki kurması çevresi ile de aynı paralelde ilişkiler geliştirmesi daha muhtemeldir. Bu yönelim kişiyi daha iyi bir insan yapar ve ona toplum için yararlı olma motivasyonu sağlar. Böylece kişi kendisini hem yatay hem dikey bir ilişki içinde hisseder. Kendisini değerli görür. Bu değerli olma duygusu ona ruhsal tatmin sağlar ki, zaten psikolojinin hedefi de insanların psikolojik tatmin sağlayarak mutlu olmalarıdır.

- Dindeki vecd duygusu ve cezbeyi din psikolojisi açısından yorumlar mısınız?
Din psikolojisi böyle bir halin olabilirliğini kabul eder, ancak bu halin yaşanması sadece bireyi bağlayan bir gerçekliktir. Uyuşturucu alan kişinin zihinsel hali nasıl değişiyor ise, düşüncenin bir alanda yoğunlaştırılması ile de böyle bir halet-i ruhiyeye geçilebilir. Bu durum dini düşünce veya ruhsal alanda gerçekleştirilirse vecd veya cezbe dediğimiz olgu gerçekleşir. Bugün bu kabil olaylara İslam dünyasından çok, Evanjelik Protestanlık’ta özellikle de ABD ve Latin Amerika’da rastlıyoruz.

- Mekke müminlerinin uygulanan her türlü zulme ve hatta boykota karşı direnişini din psikolojisi açısından nasıl yorumlarsınız?
Bu durum, grup psikolojisinin verdiği bir güç olarak yorumlanacağı gibi, Allah’a olan inancın verdiği gücün insanların sıkıntılarla başa çıkmalarını kolaylaştırdığı şeklinde de yorumlanabilir.

- Hz. Ömer üzerinden sormak istiyorum. Tüm karşıtlığına rağmen daha sonra İslamiyet’in kahramanı oluşunu ve Kabe’ye onunla gidilişi nasıl bir psikolojinin sonucudur?
Bu, doğrudan güçlü olmanın verdiği bir güvendir. Nihayetinde Hz. Ömer o toplumun değer verdiği, aynı zamanda da gücünden çekindiği bir insandı. Zaten onun Müslüman olması ile diğer Müslümanlar İslam’ı seçtiklerini korkmadan beyan eder hale geldiler. Hz. Ömer’in kişiliğine değinecek olursak, her hiddetli kişiliğin ardında açığa çıkmayan, bir gölge olarak duran gizli bir yumuşaklık vardır. Hz. Ömer de böyle bir kişilikti. Kız kardeşinin Müslüman olmasına, onun eşiyle birlikte Kur’an okumasına kızmış, onları hırpalamıştı. Ama Kur’an’ı işitmesi onun bu gölge yanını ortaya çıkarmıştı. Belki de kız kardeşine gösterdiği aşırı hiddetten dolayı, suçluluk psikolojisiyle aniden Müslüman olmaya karar vermişti. Çok zor fikir değiştirmesi beklenen insanlar bazen çok kolay ve çok çabuk bir şekilde fikir değiştirerek çevrelerini şaşırtabilirler.

- Dinin verme, paylaşma ve infak emri insan psikolojisinde neleri onarıyor?
Eğer kişi başkalarına infak ederken yardım ederken empati duygusunu harekete geçirebiliyorsa, merhametin en yüksek mertebesi Allah’a atfettiğimiz Rahman ve Rahim sıfatlarında tecelli eder. İnfak etmek nihayetinde Allah adına yaptığımız bir şeydir. Bu bilinçle gerçekleştirilen paylaşma ve yardım Allah’ın huzuruna çıkacağına inanan insanı mutlu edecektir.

- Türkiye’de din psikolojisi nasıl anlaşılıyor? Bu kavram yaygın mı?
Türkiye’de din psikolojisi 1950’lerden beri kullanılan bir kavramdır. İlahiyat fakültelerinde din psikolojisi dersleri okutulmakta, bu alanda araştırmalar yapılmaktadır. Bu fakültelerde din psikolojisi anabilim dalları vardır. Ancak, bu bilim dalı diğer bazı disiplinler gibi popülerleşememiştir. Bunun en temel nedenlerinden birisi psikoloji alanını kendi tekelinde gören ve dini yok sayan psikologlardır. Açıkçası, üniversitelerin psikoloji bölümleri dini araştırmaya değer bir alan olarak görmemektedirler. İlahiyat fakültelerindeki din psikologları önemli çalışmalar yapma eğilimindedirler. Ancak, tabiri caizse ülkemizdeki “bilim piyasası”na hakim olan yanlış bilim ve laiklik algısı nedeniyle birçok araştırma alanına girememektedirler.

-Çok iddialı değil mi bu söyledikleriniz?
Örneğin, 2 yıl önce Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde yaptırdığımız bir yüksek lisans tezi gazeteci Emin Çölaşan’ın yazdığı aleyhte bir yazı ile soruşturmaya uğradı. Otistik çocukların anne-babalarını din psikolojisi açısından inceleyen bir araştırma idi bu. Anne-babalara Batı’da uygulanan bir anket uyguladık. “Anne-babalar çocuklarının başına gelen bu hastalığı bir ceza olarak mı görüyorlar, bu hastalığı kabullenmeleri için din kendilerine yardımcı oluyor mu?” gibi soruları esas alan nötr bir çalışma idi. Yani hiçbir önyargısı yoktu, olamazdı da zaten. Anne-babalar çocuklarına böyle bir hastalık verdiği için Allah’a kızıp inançsız hale de gelebilirler veya daha da dindarlaşabilirler; bunu bir imtihan olarak görebilirler.

-Başka örnekleriniz var mı?
Yakın zaman önce ALS hastalığından futbolcu Sedat vefat etti. Sedat’ın eşinin bir röportajdaki sözleri dikkatimi çekti. “Bu hastalık bizim için bir imtihan ve bu imtihandan başarı ile çıkacağımızdan hiç şüphem yok”, demiş yıllar önce. İşte bu ifadeler din psikolojisinin konusu. Futbolcu Sedat’ın eşi tam tersi şeyler de söyleyebilirdi: “Allah’a isyan ediyorum, neden bize bu belayı verdi?” diye sorgulayabilirdi de. Bu ifadeler de din psikolojisinin konusu. Bu konu Batı’da “Dini Başaçıkma” başlığıyla incelenen bir konu. Sayısız araştırma var. Otistik çocukların anne-babalarını incelerken biz yeni bir bakış açısı falan getirmedik. Sadece Batı’daki çalışmaları kopya ettik. Ama Emin Çölaşan “Otistik Çocuklara Bilimsel Anket! Anne-Babalara Ahiret Soruları” şeklinde aleyhte bir yazı yazdı 17 Haziran 2007 günü ve bu çalışma soruşturma geçirdi. Yine 2 yıl önce kanserli hastalar üzerinde benzeri bir çalışma yaptık. Yüksek lisans öğrencilerimden birisi kanserli hastalarla mülakatlar yaptı. Onların psikoterapi seanslarına katıldı tıp fakültelerinde. Ama çoğu zaman çekindi kimliğini açıklamaktan. Çok üzücü bir durum, maalesef... “Din tacirleri” diye bir ifade var. Ben de onun karşıtını türetmek istiyorum “laiklik tacirleri” diye. Maalesef bunlar bizim bu konularda araştırmalar yapmamızın önündeki en büyük engel.  

- Din psikolojisi uzmanlarının çalışma alanları nedir?
İnanç ve inançsızlık psikolojisi, dini tutum, dini davranışlar, dini duygu, dini tasavvur, dinin birey üzerindeki yansımaları, dini tecrübe, ibadet psikolojisi, din değiştirme psikolojisi, mistik tecrübe, tasavvuf psikolojisi, gelişim dönemleri ve din gibi alanlar.

- Hastane ve hapishane gibi yerlerde görev üstleniyorlar mı?
Amerika ve Avrupa’da papazlar, hahamlar manevi rehberlik (pastoral care veya spiritual care) adıyla bu tür hizmetler vermektedir. Ancak Türkiye’de bu tür uygulamalar bulunmamaktadır. 1995 yılıydı sanırım. Zamanın sağlık Bakanı hastaneler için böyle bir teşebbüste bulundu. Gazeteler sağlık bakanını tabiri caizse “tefe koydular”. “İmam Doktor” falan gibi dalga geçen manşetler attılar. Bakan da geri adım attı. Türkiye’nin Batı gibi olmasını isteyenler, bunu sözde değil özde istemedikleri müddetçe bu tür teşebbüslerden sonuç almak mümkün değil gibi. Daha açık söyleyeyim, laikçiler gerçekten laik olmadıkları müddetçe bu konularda yol almamız mümkün değil.

- İnancın hastalığı yenmedeki gücü nasıl işliyor?
İnanç hastalıkları yenmede bir güç olabilir. Bu konuda özellikle ABD’de yapılan araştırmalar var. Özellikle ölümcül hastalıklara yakalananlar üzerinde yapılan araştırmalar inancın böyle bir gücünün olduğunu gösteriyor. Ancak ben, inancın bu konudaki en önemli gücünün insanlara hastalığı kabullendirmesi ve hastalıkla yaşamayı öğretmesi olduğunu düşünüyorum. İntiharları engelleyen de aynı güçtür, diye düşünüyorum.

- Bu dönemlerde sığınma ihtiyacı daha fazla olduğundan mı tesiri daha güçlü oluyor?
Evet, sığınma hissi daha yoğun yaşanıyor. Bu hissi yönelteceğimiz varlık ise Kâdir-i Mutlak bir varlık olmalı. Zaten insan hastalık, travmatik tecrübe, kaza geçirme vb. durumlarla karşılaşınca ahiret hayatına yoğunlaşma ihtiyacı hissediyor. Hayatın, varlığın, varoluşun sorgulanması böyle durumlarda daha net sonuçlar doğurabiliyor.

- Belli bir dönem özellikle işlenen ‘Din ile bilim çatışır’ fikrine bakışınız nedir?
Din kesin bilgiler verir. İnsanların din adına bilgi vermelerini kastetmiyorum bununla. Dinin doğasında olan bir yapıyı kastediyorum. Din kesinlik arz eder. “Bu böyledir” der. Dinin söylediğine inanıp inanmamak size kalmış bir şeydir. Din bunu yaparken de nihai gerçeklikten hareket eder. Yani bilimin sonunda ulaşacağı noktayı baştan söyler. Dinin doğası budur. Ama bilim kesinlik arz etmez. Bilimsel bir bilgi bugün için geçerlidir. Yarın değişebilir. Ben bu konuda “Popper”ciyim. Yani bilimsel bilgide esas olanın “yanlışlanabilirlik” olduğunu düşünüyorum. Dün Newton vardı, bugün Einstein var, yarın bir başkası olabilir. Bugün Darwin var, yarın bir başkası olabilir. Dün Newton varken biz bilim adına “bu artık son noktadır, Newton’dan sonra bir başkası gelmeyecek” diyebilir miydik bilim adına? Hayır… Çünkü bilimin sabit bir noktası yoktur. Dolayısıyla bana göre, “din ve bilim çatışır mı?” sorusu baştan yanlış kurgulanmış bir sorudur, anlamsızdır.

-Bugünlerde tartışılan Darwin konusunu gibi…
Evet bugünlerde Darwin teorisini tartışıyoruz yine hararetle. Bana göre gülünç bir tartışma. Çünkü hiç kimsenin bilim adına birilerine “Darwin teorisine inanmanız” gerekir deme hakkı yoktur. Bunu söylemek bilime en büyük hakarettir. Newton fiziği ortaya çıktığında birileri çıkıp aynı şeyi yapsalardı ve “Newton fiziğine inanacaksınız, bunun ötesi yoktur” deseydi daha sonra Einstein olmazdı herhalde. Dolayısıyla bilimde bir teori ancak bir sonraki teori için vardır. Bu nedenle ben, herhangi bir teoriyi bilimin bir “amentü” maddesi gibi sunanları “dinde içtihat kapısı kapandı” diyen, Gazali’nin her şeyi söyleyip bitirdiğini, tüm problemleri hallettiğini savunan Ortaçağ mollalarına benzetiyorum. Son yıllarda “Tanrı geni” bulundu, inanç insanoğlunun biyolojik yapısında var, şeklinde söylemler ortaya çıkmaya başladı. Hatta Tanrı Geni başlıklı kitaplar yazıldı. ABD kaynaklı bu söylemler bence din taraftarlarına sevimli gelebilir. Ancak, bana göre bu yanlış bir algılamadır. Çünkü buna inanmak dini “biyolojizm”e mahkum etmek ve insan iradesini yok saymak anlamına gelir. Gizli bir Darwinizm içermektedir bu söylem. Oysa dinin temel iddiası, insanoğlunun Tanrı tarafından akıl ve irade bahşedilerek özel bir amaçla yaratıldığı ve kendisine amade kılınan bu dünyada imtihana tâbi tutulacağı şeklindedir. Tanrı genine inandığınız zaman dinin bu öğretisine inanmamanız gerekir.
 
- İnanç ile hayat arasındaki bağ nedir?

İnanç, hayatı anlamlandıran bir araçtır. En temel bağ budur bence. Alman asıllı Amerikalı çağdaş sosyolog Peter Berger’in “homeless mind” başlıklı bir teorisi var. Çok hoş bir teoridir. “Evsiz zihin” demek “homeless mind”. Ahiret inancı, metafizik inancı olmayan insanları evsiz insanlara benzetir Berger. Bizler her sabah evimizden çıkıp günlük hayatımızın gereklerini yaparız, akşam olunca da eve döneriz. Gün içindeki tüm yapıp-etmelerimiz akşam eve döneceğimiz için anlamlıdır. Oysa evsiz kişinin gün içindeki eylemlerinin böyle bir anlamı yoktur. Dünya hayatı da tıpkı böyledir. Ahirete inananların dünya hayatları tıpkı evi olan insanların gün içindeki hayatları gibi anlamlıdır. İnanmayanların durumu ise evsiz insan gibidir. Yani onların zihinleri, ruhsal yapıları evsiz insanın durumu gibidir ki, bu da psikolojik rahatsızlıklara neden olabilir. Berger’in bu analojik tahlilini ben çok hoş buluyorum.

- İbadetlerin psikolojik açıdan kişiye kazanımları nelerdir?
Yaratıcıyla, metafizik alanla bağ kurma hissi insanı rahatlatır. Birkaç gün önce anneler günüydü. Etilerde öldürülen ve katili hala bulunamadığı için medyanın gündeminde olan Münevver Karabulut’un annesi mezarın başında Kur’an okurken resmedilmişti gazetelerde. Resmin üstünde annenin şu ifadesi yansımıştı manşete: “Eminim kızım beni dinledi.” Bundan daha büyük psikolojik kazanç olabilir mi? Biz ölünün ruhuna dua okuyoruz. Bu ne demek? “Benim kaybettiğim yakınım, ölümüne üzüldüğüm, ağladığım insanın ruhu yaşamaya devam ediyor ve ben ona dua ile mesaj gönderebiliyorum.” Hangi psikoterapi, hangi Güzin Abla insana bundan daha rahatlatıcı bir duygu sunabilir ki? İnsana yakınlarının, sevdiklerinin ölümünü kabullenmeyi, dolayısıyla böyle bir kayıptan sonra hayatı yaşanabilir kılmayı sağlayan bir başka mekanizma var mı acaba yeryüzünde? Sosyolog Peter Berger, “Yirminci Yüzyılın o büyük icatlarından, endüstri devriminin nimetlerinden hangisi bir yakını kaybetmiş insanı teselli edebilir ki?” diyor. İnanç ve ibadetlerin modern dünyada yok olmak yerine yeni yerler edindiğini ve hiçbir zaman yok olmayacağını, çünkü hayatı anlamlı kılan en önemli şeyin inanç olduğunu anlatırken söylüyor bunları.

- Dua etmeyi psikolojik açıdan değerlendirebilir misiniz?
Dua Tanrıyla kurulan doğrudan bir ilişki durumudur. Kişinin, yaratanın kudretini ve kendi acziyetini idrak ettiği bir andır. Ama aynı zamanda kişiye yalnız olmadığını, kendisini dinleyen, derdini anlatacağı bir varlığın olduğunu hissettiren mekanizmadır dua. Bireyin seküler dünyada kutsalla olan bağlantısını tazeleyen ve dünyanın sıkıntılarına karşı bir sığınak olarak düşünülebilen kutsala açılan bir kapıdır. O kapının açık olduğunu hissetmek insanı her şeyden fazla rahatlatır.

- Ahiret inancının, dirilişe inanmanın insanda sorumluluk anlayışına etkisi var mıdır?
Elbette. Gelecekte bir gün yaptığınız her şeyin hesabını ayrıntılı olarak vereceğini bilmek insanın daha sorumlu davranmasını sağlar. Bu sorumluluk bilinci kişinin gerek bireysel gerekse toplumsal hayatında olumlu davranışlar sergilemesini sağlar.

- İnanmanın kişiyi atalete sürüklediği yanlış kader anlayışının tembelliğe ittiği fikrine ne dersiniz?
Böyle bir şey, ancak dinin yanlış anlaşılmasıyla mümkün olabilir. Tüm dinler mükemmellik peşindedir. Mükemmellik peşinde olmak sürekli çalışmayı, sürekli üretmeyi gerektirir. Ama esas olan “ürettiğinin esiri” olmamaktır. Hıristiyanlıktaki manastır mantalitesi, ruhban sınıfı mantığı Hz. İsa’nın bir dönemde yanlış anlaşılmasının bir sonucudur. İslamiyet “iki günü müsavi olan ziyandadır” anlayışını savunur. “Kıyamet kopmak üzere olsa bile elinizdeki fidanı dikin” diyor Peygamber Efendimiz.

- Din duygusu hayata bağlanmayı mı sağlar, uzak kalmaya mı neden olur?
Din duygusu insanda dinamik bir dengenin kurulmasını sağlar. Hemen ölecek gibi diğer dünyaya hazırlıklı olmayı, hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyayı yaşamayı telkin eder. Ancak insanlar kişisel tercihleri neticesinde yine dini çerçevede kalarak daha zahidane bir hayat tercih edebilir.

- Dinin iyileştirici gücü nedir ve nasıl tesir eder?
Din içselleştirilerek yaşandığı takdirde insanın hayatına anlam duygusu katar. Bu duygu sayesinde kişi hayatın zorluklarıyla başa çıkabilir. Ayrıca bu duygunun sağladığı psikolojik rahatlık gerek fizyolojik gerekse ruhsal sağaltım sürecinde olumlu bir katkı yapar.
 
- Sizin Müslüman olan İngilizler üzerinde çalışmanız var. Buradaki ihtidanın psikolojik dinamikleri nelerdir?

Din değiştirmenin iki temel dinamiği vardır. Birincisi entelektüel, diğeri duygusal. Birincisinde insanlar bir diğer dinin entelektüel yönünden, doktrinlerinden, prensiplerinden zihinsel anlamda etkilenirler. İkincisinde ise, bu etkilenme duygusal düzeyde gerçekleşir. Bence Müslüman olanlarda bu ikisi birlikte bir işlev görüyor. Bireyler yaşadıkları bir travmayı aşmak üzere bir arayışa giriyorlar ki, Batı’da bu travma genelde boşanmayla sonuçlanan ailevi problemlerden kaynaklanıyor. Bu insanlara İslam toplumunun ailevi değerleri, kültürel dayanışma olgusu ve İslam’ın bu alanda getirdiği prensipler hoş görünüyor ilk adımı atarken. Bir mühtedi bana “Kur’an’ı ilk okuduğumda birisi yıllardır beni gözlüyormuş da, yaptığım pislikleri not ediyormuş hissine kapıldım” demişti. İslam’la ilk temaslar genelde kitaplardan çok Müslümanlarla geliştirilen arkadaş ilişkileriyle gerçekleşiyor ilk planda.

-Bu süreç nasıl devam ediyor? Bir nevi kişinin kendini sorgulaması mı?
Evet. Kişi daha sonra entelektüel boyuta geçerek kendi inançlarını sorgulamaya başlıyor.
 “Zaten” diyor, “bana Teslis çok mantıklı gelmemişti, günah çıkarma saçma bir şeydi zaten” falan demeye başlıyor. Bu arada eğer Kur’an-ı okumaya başlamışsa bambaşka bir dünya ile tanışıyor ve büyüleniyor. Kur’an’da hayatın nasıl yaşanacağına dair açık bir kılavuzluk olduğunu hissediyor. Kavramsal bir dünyadan (ki Hıristiyanlık kavramsal bir dindir) pratik bir dünyaya geçiyor. Artık bundan sonra adım atmak kolaylaşıyor.

-Etkilenme mekanizmasında neler var?
Batılıları en fazla etkileyen şeylerden birisi de İslam’da din sınıfının olmaması. “Nasıl Müslüman olabilirim, Müslüman olmak için ne yapmam gerekir?” diye sorduklarında, “Kendi kendine şahadet getirmen yeterlidir” denilince şaşırıyorlar. Çünkü Hıristiyanlıkta veya Yahudilikte alıştıkları kalıbın dışında bir şey bu… Dinin Allah’la kul arasında bir şey olduğunu öğrenmek, İslam’a girmek için bir din adamının onayının gerekmediğini öğrenmek, vaftiz gibi, günah çıkarma gibi mekanizmalara aşina insanlar için çok şaşırtıcı. Dahası, Hz. İsa’nın, Hz. Musa’nın peygamber olarak kabul edilmesi onları rahatlatıcı en önemli unsurlardan…

Uğur İlyas Canpolat'ın Röportajı / Haber7.com

25/4/2009

SAİD NURSİ YAŞASAYDI KİME OY VERİRDİ.!

Kendini iman hizmetine adayan bir alim neden siyasetten uzak durdu?

Türkiye Cumhuriyetinin kıblesi Batı’dır. Üstelik inkâr-ı ulûhiyetten yana tavır koyan Batı!

‘Muvahhid ve Müslüman’ Türk halkını şu kıbleye yöneltmek, elbette kolay olmayacaktı. Nitekim ilk dönem idareciler ‘müstebit’ olmayı bile göze alarak, Türk milletini İslam irfanından koparıp ‘Batı Kulübüne’ sokmaya çalıştılar.

İşte “ilke ve inkılâplar”ımızn temel amacı şu entegrasyona hizmet etmekten ibarettir. Ve tabii ki milletin ihtiyacından ziyade, Batının talepleri, rol oynamıştır o inkılâpların yapılmasında...

Şunu teslim edelim; o günkü Türk toplumu, Avrupa’nın yakaladığı bilimsel gelişmenin ve o gelişmelerin sağladığı müreffeh hayat seviyesinin çok altında yaşıyordu.

Osmanlı’nın 1699’da başlayan geri çekilme sürecinde, devletin yeniden inşası ve toplumun ayağa kaldırılması amacıyla birçok girişimler yapıldı. Meşrutiyeti ilan etme dâhil sayısız ıslahat çabaları sergilendi ama olmadı.
1877’de başlayıp ancak istiklal savaşının hitamıyla son bulan ardışık bir yığın savaş neticesinde Türk toplumunda nerede ise çalışacak nüfus bile kalmamıştı.
Toplum fakr u zaruret içine düşmüş, okuma yazma oranı yok denecek kadar geri çekilmiş, tarım, ticaret ve üretimde uygulanan yöntemler çağın çok gerisinde kalmıştı. Toplum asıl bu problemlerini çözmek için bir çare beklerken, cumhuriyetin ilk idarecileri, bir zihniyet değiştirme girişiminde bulundular.
Aslında o çağ insanlarının ciddi bir zihniyet değişimine ihtiyaçları vardı –gerçi o ihtiyaç bugün de duruyor- fakat bu, toplumu İslam’dan ve imandan koparıp, batıya entegre etmek değildi.

Saltanatın ilgası, cumhuriyetin ilanı -hatta bir parça harflerin değiştirilmesi bile- toplum tarafından yadırganmadı.

Hatta sonradan bir numaralı rejim karşıtı olacak Bediuzzaman Meclis’e gidip yapılanları alkışlar. Fakat yaptığı görüşmelerden sonra hisseder ki, idarecilerin maksadı, ıslah değil aksine, Türk milletini İslam’dan uzaklaştırmak ve ‘Batı Kulübü’ne sokmaktır.

Mustafa Kemal’i dini konudaki lakaytlıktan dolayı ikaz eder. Aralarında ciddi bir tartışma çıkar. Milletin dinsiz yaşayamayacağını söyler. Fakat etkili olamadığını görür bu yeni siyaset tarzına siyaset yoluyla karşı konulamayacağını anlayınca kenara çekilir. “Keyfi, küfri, cebri ve askeri” diye nitelediği rejime karşı, toplumu yeniden inşaya yönelir. İmanları takviyeye koyulur.
Çünkü bu rejimin büyük tahribat yapacağını anlamıştır. Nitekim 1925’teki Tekke ve Zaviye’lerin kapatılmasıyla birlikte, din ve din eğitimi tatil edilmiştir. 1930’de ise din, eğitim müfredatından tamamen çıkarılmıştır.
Din ve inancın fert, aile ve toplum hayatından tamamen silinmesi için gereken her şey yapılmıştır.
İşte -1946’yı saymazsak- 1950’de yapılan ilk çok partili seçimlere böyle bir atmosferde gidildi. O, öyle bir seçimdir ki, inananlar için adeta bir ‘bedir savaşı’ gibidir.

Yıllardır bastırılmış, mevlit okutmasına bile fırsat verilmemiş bu mübarek halk, imanına islamına ve ezanına kavuşacağını bildiği için Demokrat Parti’ye adeta yüklenmiştir.

Millet, Meclisteki 450 sandalyeden 411’ni –kaosa kalkan elleri hatırladınız mı onlar da 411’di- demokratlara verdi.

* * *

O seçimlerde, artık ‘üçüncü said devresi’ni yaşayan Bediuzzaman, aleni bir şekilde demokrat partiye destek verir. Hatta yer yer talebelerini, DP’li adaylar lehine propaganda yapmakla görevlendirir.

Bu arada bir talebesi (Tenekeci Ahmet), içki içtiği ve Bediuzzaman’a muhalefet eden CHP’li bir müftünün kardeşi olduğu için DP aday (Tevfik Tığlı) aleyhine propaganda yapar. Kendince iyi bir şey yaptığını sanarak durumu üstadına anlatırlar. ‘Aferin, iyi yapmışsın!’ demesini bekler.

Bediuzzaman birden bire hiddetlenir ve Derhal git nerede o zat aleyhine konuşmuşsan, lehine konuşacaksın!”der. Şaşırır ama gerçekten de gidip o sarhoş aday için propaganda yapar.

Peki ‘Euzu billahi min şerri’n-nefsi ve’ş-şeytani ve’s-siyase’ diyen Bediuzzaman’ın ne zoru vardı da böyle yaptı.

Bediuzzaman, nasıl bir rejim, nasıl bir sistem ile mücadele ettiğini çok iyi biliyordu. Ve nasıl mücadele edilmesi gerektiğini de...
Çünkü zaman, cemaat ve şahsı maneviler zamanı idi. Parlamenter sistemde mücadele meclisteki parmak sayısına bağlıydı…

O yüzden de sadece DP’yi desteklemekle yetinmedi. Demokrat’lara desteğini göstermek ve yaklaşmakta olan ‘darbe’ye (60 ihtilali) karşı tavrını ortaya koymak için 1957 seçimlerinde, ilk defa oy kullandı ve aleni bir şekilde Demokrat Parti’ye mühür bastı.

Çok hastaydı. Gidecek durumda değildi. Sandığı yanına istedi. Olmayınca, kalkıp o hasta haliyle kendisi sandık başına gitti ve ‘Benim oyum mühimdir’ diyerek göstere göstere DP’ye oy verdi.

Bediuzzaman ‘demokrat’tır ve ‘meşru hürriyet’ten yanadır. Bireyin hukukunu en kutsal devlet(!) için bile feda etmeyecek kadar insan öncelikli bir anlayışa sahiptir. Mahza merhamet ve insandır onun önceliği… Siyasetini de "Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok" (Mektubat) diye ortaya koyar

Onun rejime karşı tavır almasının nedeni, milletin, laiklik perdesi altında, Avrupa’nın ‘dinsiz kısmına’ peşkeş çekilmesidir. Bediuzzaman’a göre bu rejim, öncelikle ‘keyfi’ bir rejimdir. Kanunu istediği gibi eğer büker. Hukuku da yargısı da ‘talimatla’ hareket eder. (Nitekim son 10 -15 yılda bunun sayısın örneklerini gördük.
Sonra, bu rejim ‘küfri’dir; amacı hakka hizmet etmek değildir. Milletin değerlerini görmezlikten gelmek, onun İslamiyet ile bağlarını kesmek, bütün bütün sukut ettirmek için çabalar. (Bunun da sayısız örneklerini gördük, görüyoruz).

Üçüncüsü bu rejim ‘cebri’dir. İdarecilerin keyfi ve küfri tasarruflarına karşı halk tavır alacak olsa hemen cebir uygularlar. Sadece son yirmi yılda yaşadıklarımıza bakarsanız bunun da sayısız örneklerini görürsünüz.
Ve tabii ‘askeri’dir. Keyfilik kanuna, küfrîlik hakkaniyete, cebrîlik halkın idaresine takıldı mı hemen bakarsın asker devreye sokulmuş darbe yapılmış! Bunun da örneklerini biliyoruz…

* * *

İmdiiii ilk defa, millet, şu keyfî, küfrî, cebrî ve askerî rejimi kuyruğundan yakalamış, ıslah-ı nefs etmeye zorluyor.

O da var gücü ile direniyor. Artık gizlenmeye bile gerek duymadan iş birlikçilerin birbirini nasıl kolladığı ayan beyan görülüyor.

Ergenekon örgütü, şu rejimin, varlığını sürdürmesi için nasıl bir dehşet dengesi yarattığını gözler önüne seriyor. Para babalarının, mafyanın, çetelerin ve medya patronlarının, milletti canından bezdirmiş şu rejimi yaşatmak neden derin bir işbirliği içinde olduklarının kanıtları bir bir milletin önüne geliyor.

Şimdi bir hükümet çıkmış, milletin iradesine konulmuş şu ipoteği kaldırmaya çalışırken, saklı bir cunta halini almış darbeci rejim yanlılarını iş üstünde yakalamışken, devleti, çete ve cuntalardan temizlemeye azimli görünürken, onu zayıflatmak veya arkadan vurmak, hiç de millet ve vatan lehine olmaz!

Bir takım adayların ahlaken zayıf olmaları veya çıkarcı gözükmeleri nedeniyle, iktidar bir zaafa uğratılırsa emin olabilirsiniz ki bu, Ak Partinin yenilgisi olmayacak. Doğrudan milletin yenilgisi, cuntanın zaferi olacaktır. Vebali de uhrevidir.

Okuyucularım sık sık “Sen siyasetçi olmadığın ve Ak Partiden de uzak durduğun halde neden bu kadar destekliyorsun” diye soruyorlar.

Anlatamadım ki bendeniz Ak Parti’yi değil, sivil inisiyatifi destekliyorum. Cuntaya karşı sivil iradeyi,

Devletin ‘âli menfaatlerine’ karşı milletin çıkarını,

Komploya karşı açıklığı,

Örtülü idareye karşı şeffaflığı

Devlete karşı milleti ve halka güveni savunuyorum.


Bunu şimdi Ak Parti hükümeti temsil ediyor ve sözlerim de onların hanesine yazılıyorsa bu beni bağlamaz.

Bediuzzaman hazretleri de Menderes ya da –kim ve ne olduğu kendisince de malum olan- Celal Bayar için DP’yi desteklemedi. Aksine, karşısındaki zalim, despot ve cuntacı CHP’den ancak o DP sayesinde kurtulabileceğine inandığı için ona taraf oldu.

Eğer şimdi yaşasaydı emin olabilirsiniz ki, o da bu hükümeti desteklerdi.
Hele de Ergenekon çetesinin çukurları ve bohçalarının açıldığı,

Milletin ahlakını bozmaktan başka amaçları olmayan medya baronlarının pis ilişkilerinin açığa çıktığı,

Her türlü darbeciliğe karıştıkları ve hükümetleri devirmek için hiçbir fırsattan geri durmadıkları ayan beyan oraya çıkmış bir kısım emekli askerlerin de yakasına yapışıldığı şu günlerde…

M.ALİ BULUT

10/4/2009

ORDUMUZUN GERÇEK RUHU HANGİSİ.!

“Şırnak’ta mayına basan piyade yüzbaşı Çetin Ünsal Şehit oldu” haberinde önemli bir ayrıntı vardı. Şehit yüzbaşımız mayına bastığını anladığı zaman ayağını çektiğinde patlayacağını bildiği için askerleri yanından uzaklaştırıyor.
 
Yani müthiş bir fedakarlık ve diğergamlık. Bu şehadette Çanakkale ruhunu müşahade ettik.
 
Diğer taraftan beş muvazzaf deniz subayı Poyrazköy’de askeri arazinin bitişiğinde gömülmüş 22 antitank silahı yani Özel Kuvvetler mühimmatı grubundan rokeratar silahları ile ilgili tutuklanıyor. Daha pek çok suikast silahları da var.
 
Kitlesel iç düşman kim olabilir?
Çoğu patlamaya hazır durumda yani dış düşman için değil iç düşman için yerleştirilmiş korkunç cephanelik. Üç bin derece ısı ile hedefi delen bir silah. İstanbul’da iç düşman kim olabilir ve denizcilerin iç düşmanı kim olabilir?
 
Hafızamızı yoklayalım Batı Çalışma Grubu Gölcük Donanma Komutanlığı’nda faaliyetlerine emir komuta zinciri dışında başlamıştı.
27.04.2009
 
1999 Marmara depremi olduğunda depremin merkez üssü olarak, Ahmet Işıkara hocamız ayağı ile o tarihlerde Gölcük Orduevi’nin olduğu yeri gösterdiğini herkes hatırlar.
 
Depremde Donanma Komutanlığı bütün Gölcük gibi büyük zarar görmüştü ve Türkiye’den yardımların ilk ve en çok geldiği bölge Gölcük oldu.
 
İrticai kalkışma paranoyası
Çadırlar ve yiyecekler Gölcük’e geldiğinde deniz subaylarımız yardımları hep kendilerine aldıklarını o günü yaşayanlar anlatıyorlar. Halkın parmaklıklardan askeri bölgeyi mağdur bir şekilde ve bu bencillik karşısında şaşkınlık ve üzüntü ile adaletsiz paylaşımı seyrettiklerini o günü yaşayanlar hatırlarlar.
 
İrtica yaygarası ile yapılan manüplasyonu unutmak mümkün değil. Aynı kişiler halka böyle davranmışlardı. Bu gün ortaya çıkan Ergenekon prototipi aynı prototiptir.
 
Halkı ötekileştiren ve değersizleştiren irticai kalkışma paranoyası ile yeraltı cephanelikleri oluşturan Ergenekon ruhunun bencil bir örneğini o tarihlerde müşahade etmiştik.
 
Hangi ruh bu milletin gerçek ruhu?
Şırnak’ta askerini kendi nefsine tercih eden piyade yüzbaşının temsil ettiği fedakar Çanakkale ruhu mu? Toplumun bir kısmını Hitler’in ‘Kitlesel iç düşman’ tanımı ile tehdit olarak gören müstebit Ergenekon ruhu mu?
 
Kur’an kurslarını, kutlu doğum törenlerini, ilahi söyleyen kız çocuklarını ve imam hatip okullarını düşman olarak gören marazi zihniyet hangi ruhu temsil ediyor? Dini duyarlılığı olan subayı, öğretmeni, doktoru iç tehdit olarak tanımlayan cami yapma derneklerini bile yasaklayan bu zihniyet kendisini yer altı cephanelikleri ile deşifre etti. Bu zihniyet görevini yapan yasalara uygun çalışan bir gazeteciyi iç düşman gibi görüp eksi on derecede helikopterden indirip dağda bırakabilmişti.
 
Gandhi Ergenekon ilişkisi
Ergenekon ruhu, doğası gereği merhametsizdir, güçlü olduğu zaman insafsız ve zalimdir. Fakat aynı zamanda da korkaktır. Gücünü toplum üzerinde oluşturduğu korkudan alır. Toplumun korkusu kalkarsa zorbaların gücü de gider.
 
Gandhi İngilizlerin zorba yasalarına karşı korkmadığını göstererek sivil itaatsizliği hayata geçirmişti. O tarihte Hindistan’da Hindularla Müslümanların arasında evlenmeyi yasaklayan saçma bir yasa vardı. Bu yasanın amacı aslında Hindularla Müslümanların bloklaşmasını sağlamaktı ve toplumda karşılığı yoktu. İngiliz siyaseti kontrollü gerilim stratejisi ile iki etnik grubu çatıştırıp Hindistanı yönetmek istiyordu.
 
Gandhi oyunu bozdu. Güç odakları ile hiçbir pazarlığa girmedi. ‘Sayısal çoğunluk önemli değildir, yanında Tanrı olan kişi zaten çoğunluk demektir’ diyerek acı ve ızdırabın temizliği ve saflığı ile insanlarda cesaret uyandırdı. İngilizlerin zalim ruhunu Hindistan’da öldürdü.
 
Başörtüsü kamusal alana giremez görüşünde neden ısrar ediliyor?
Bugüne dönersek geçmişte hep darbeleri onaylayan anamuhalefet partisi bile 27 Mayıs ve 12 Eylül askeri darbeleri yanlış oldu diyebiliyorsa ortalama Türk insanı artık darbecilerden korkmadığını söyleyebilmeli.
 
Hindistan’da İngilizlerin fitne siyasetini işleten Hindu-Müslüman evliliğini yasaklayan yasanın benzeri biz de yazılı olmadan vardır. Bu uygulama ’Başörtüsü kamusal alana giremez’ zorbalığıdır. Bu zorbalık sayesinde laik-antilaik bloklaşması sürdürülmek isteniyor. 17 Mayıs mitingi benzer bloklaşmayı geliştirme amaçlı olabilir.
 
Başörtüsü yasağı Ergenekoncuların kontrolü elinde tutmak için devam ettirdikleri ve ısrarla direndikleri bir yasaktır. Pek çok basın mensubumuz ve siyasetçimiz de maalesef bu oyuna geliyor.
 
Bügün artık bir TV kanalı veya işyeri liyakatı olduğu halde başörtülü bir kişiyi çalıştırmıyorsa ona ayrımcılık yapıyordur. Ya korkaktır yahut gizli gündemi vardır.
 
Darbeciliği devam ettirmek isteyen İngiliz fitne siyasetini örnek almış politikalar, İttihat Terakki çizgisi olan Ergenekon ruhunun devamıdır.
 
Hindu-Müslüman bloklaşmasını Gandhi’nin azim ve kararlılığı bozmuştu.
 
Ergenekon ruhunu taşıyanlar herşeyi ellerine yüzlerine bulaştırmışken toplumun bir kesimini iç düşman ilan edene bir Hindu kadar ‘Hadi oradan sende‘ diyemezsek Çanakkale ruhunu yaşatamayız.
 
Gücünü zorbacılıktan alanlar kendilerinden korkulmadığını anladıkları zaman güçlerini de kaybetmiş olurlar. Şırnak’ta şehid olan yüzbaşımızın ruhu böyle şad olur. Ordumuzun gerçek ruhu Çanakkale ruhudur Ergenekon ruhu değildir.
 
PROF.DR.Nevzat Tarhan - Haber 7

3/4/2009

İKİNCİ EŞREF BİTLİS OLAYIMI..?

Bu konu üçüncü veya dördüncü Ergenekon dosyası kapsamında, Eşref Bitlis paşanın dosyasına benzer bir dosya gibi ciddiye alınmalıdır.

İKİNCİ EŞREF BİTLİS OLAYI MI?

Kulislerde sarsıcı bir bilgi dolaşıyor
“Muhsin Yazıcıoğlu ETÖ davasında gizli tanık idi”

Sayın Yazıcıoğlu sonsuzluğun sahibine kavuştu. Ehl-i necattan olduğu çok aşikar olan Muhsin Yazıcıoğlu’na Allah’tan rahmet diliyorum.

Helikopter kazasını ilk duyduğumuzda ve ilk haberlerde genelde doğal süreçleri düşündürdü. Fakat ciddi ihmallerin ortaya çıkması ve kazadan 10-15 gün önce yakın dostu Sayın Ali Bulaç’a verdiği bazı bilgiler zihinleri karıştırdı.

Özellikle şu bilgi çok önemli ve gözden kaçıyor. Yazıcıoğlu Sayın Bulaç’a “Bazı şeyleri seçimden sonra açıklayacağım” diyor. Benzer konuşmaları Uğur Mumcu da yapmıştı, akıbeti biliyoruz. Ergenekon davasında gizli tanık iddası doğru ise savcıların yapacağı daha çok iş var demektir.

Bakımsız bir helikopter, seyahat edilmeyecek hava şartları, verilen yanlış koordinatlar, telefon eden İHA muhabirinin ‘Kim bu yahu’ sözü, muhabirin kamerasının kaybolması soru işaretleri olarak dikkati çekiyor.

Açıklayacağı şeyler muhtemelen bugünün Ergenekon süreci ile ilgili değildi. Zaten adı hiç geçmiyordu.

Çünkü MHP’li dostları gibi kendisi de 12 Eylül 1980’den ders çıkarmıştı. O günün Ergenekon yapılanması tarafından acımasızca kullanılmıştı. 7 sene hapis yatıyor, çoğu da hücre hayatı şeklinde idi. Gördüğü bir gerçek vardı, 17 yaşındaki çocuğun yaşını büyütüp idam eden katil ve zalim zihniyete yaptığı yanına kar kalmıştı.

Yazıcıoğlu davasından vazgeçmemişti ama demokratik süreçlere inandığı için azim ve kararlılığını devam ettiriyordu.

Devletin kutsallığına inanmıştı...?

Bu benim tahminim. Bugün nasıl ‘ayışığı, sarıkız’ varsa o günlerde de ‘günışığı, karakız’ vardı. Bütün bunları bilen az sayıdaki kişilerden birisi idi.

Bugün nasıl ergenekon çetesi varsa o günlerde de benzer yapılanma vardı. Yazıcıoğlu bunları biliyordu konuştuğu zaman duvar çökebilirdi.

Ülkücü çizgi devleti kutsallaştıran ve yücelten bir çizgidir. Bu özelliği nedeniyle devletin pekçok yanlışına göz yuman bir anlayışı mevcuttur.

Devlete yönelik kutsal saygı sonucu yanlışın devam etmesine neden olduğunu gördü. Yazıcıoğlu samimiyetinin ve dürüstlüğünün etkisi ile konuşmaya karar vermiş olabilirdi.
Zaten açıkça söylediği belirtildi.

Bu konu üçüncü veya dördüncü Ergenekon dosyası kapsamında, Eşref Bitlis paşanın dosyasına benzer bir dosya gibi ciddiye alınmalıdır.

Artık bilenler konuşmalı,‘Devleti yıpratmamak’ retoriği arkasında kirli işler çevirenlerin yaptıkları mahallenin namusunu korumaya kalkan sahte kabadayıya benziyor. Mahalleyi yıpratmayalım diyenler aslında ‘benim kirli işlerimi saklayın’ diyorlar, değil mi?

Dürüst siyasetçiler, Devlet Bahçeli, Mehmet Ağar, Erkan Mumcu artık konuşmalılar, cuntacılar yargılanmalı, darbe hukuku değişmeli, söz değil uygulamaya ihtiyacımız var artık.

Hastalıklı dokuları temizlememek gerçekte devleti yıpratır. Devlet zaafları olan bir şahs-ı manevidir ve hiçte kutsal değildir, dokuları temizlenmelidir.

PROF.DR NEVZAT TARHAN

19/3/2009

“Neden Atatürk’ü Koruma Kanunu var?

Ahmet Altan, Atatürk'ün yaptıklarını sorguladı ve yaptıklarını "halka rağmen" yapmasaydı Türkiye'nin daha ilerilerde olacağını savundu.

Günlükler


Mustafa Balbay'ın günlüklerini okuyunca içim acıdı.

Bu tür olaylarla her karşılaştığımda aklıma takılan o basit soru gene canlandı zihnimde.

Niye yetmiyor?

Balbay, genç bir gazeteci, Cumhuriyet Gazetesi'nin Ankara temsilcisi, sütunu, okuyucuları, hayranları var, televizyon programları yapıyor.

Onun yaşındaki bir gazeteci başka ne ister?

Mesleğinde yükselmiş, başarılı olmuş.

Fikirlerini her gün, her mecrada söyleme imkânına sahip.

Niye gidip darbecilerle işbirliği yapar, toplantılar düzenler, fikirler verir?

Düşüncenin sınırları içinde kalmasına engel ne?

Aynı soru İlhan Selçuk için de geçerli.

Yılların İlhan Bey'i.

Cumhuriyet gazetesinin ve okuyucularının nerdeyse tapındığı efsane.

Neden yetmiyor?

Niye başka şeyler istiyor?

Bu soruyu medya patronları için de sorabilirsiniz.

Onca gazete, televizyon, dergi sahibi insanlar neden hayatları boyunca harcayamayacakları paraları kazanabilmek için başka alanlara geçip, oralarda başarılı olabilmek için karışık ilişkiler kurarlar?

Bu tür insanlar, hayatın kendilerine armağan ettikleriyle yetinemiyorlar bir türlü.

Daha fazlasını istiyorlar.

Ve, istediklerini gerçekleştirebilmek için “gizli” ilişkilere bulaşıyorlar.

Gizli toplantılar yapıyorlar.

Gizlilik tehlikelidir.

Bana göre gizliliğin mubah ve kutsal olduğu tek bir yer vardır, o da insanın özel hayatı.

Kendi özel hayatının dışına adım attığın andan itibaren her türlü gizlilik ilerde başına bela olabilecek bir tehlike demektir.

Bu insanlar bu tehlikeyi kabulleniyorlar.

Ne için?

Ülkeleri için mi?

Kendi halkına karşı çıkarak, kendi halkından gizli işler yaparak ülkeye nasıl hizmet edilebilir?

Hizmet edilemez.

Halkına ihanet ederek ülkeye yararlı olamazsın.

Bir ülkenin “menfaatlerini” o ülkenin halkının “menfaatleri” belirler.

“Bu halk aptal, ben bu aptalları kendilerine rağmen kurtaracağım” dedin mi faşizmin karasularına girersin.

Ondan sonrası zulüm ve felakettir.

Eğer Atatürk, “halka rağmen bu ülkeyi kurtardı” derseniz, “bu ülkeye hizmetlerini halka rağmen gerçekleştirdi” derseniz, size tek bir soru sorarım.

“Neden Atatürk'ü koruma kanunu var?”

Ülkesine o kadar faydalı olduğuna inandığınız birini “halkın” eleştirilerinden korumak için kanuna ihtiyaç duyulması biraz tuhaf değil mi?

Halkı tarafından o kadar çok sevildiğine inandığınız birini daha fazla sevdirmek için niye her yana onun adını veriyor, niye her yana onun resimlerini asıyorsunuz?

Siz, diktatörlük olmayan herhangi bir ülkede, bir lidere ait o kadar çok resim, heykel gördünüz mü?

Bir halkın, tarihî liderini zorlamasız ve yasasız sevemeyeceğini düşünüyorsanız, zaten bir sorun olduğunu kabul ediyorsunuz demektir.

Zaten de sorun var.

Atatürk yaptıklarını “halka rağmen” yapmasaydı bugün Kürt meselesi de, din meselesi de olmazdı bu ülkede.

O meseleleri hallederek ilerlerdik.

Belki Atatürk iktidarda o kadar uzun kalmazdı o zaman ama burası daha doğal ve daha mutlu bir toplum olabilirdi.

Bugün Atatürk'ü “örnek” aldıklarını söyleyen bu darbecilere baktığınızda hep Atatürk adıyla birlikte bir “gizlilik” ve “halka rağmen” davranma eğilimi görüyorsunuz.

Halkın önünde, halkla birlikte ulaştıkları yerler, mevkiler, başarılar onlara yetmiyor.

Daha fazlasını istiyorlar.

Bunu isteyenlerin açgözlü oldukları, kolayından doymadıkları doğru...

Ama sanırım bir başka gerçek daha var:

O da, bu toplumun Osmanlı'dan bu yana ve Cumhuriyet tarihi boyunca sadece “silahlı bir iktidara” mutlak saygı göstermesi.

Saygı ancak korkuyla beslendiğinde ortaya çıkıyor galiba burada.

Bu ülkenin geleneği, göreneği, eğitimi sadece “devlet gücünü” yükseltiyor, burada kimse “koskoca yazar”,”koskoca şair,” koskoca ressam” olamıyor, burada sadece “koskoca” generaller, valiler, kaymakamlar var.

Bu gazeteciler, patronlar, işadamları da o “içi korkuyla doldurulmuş” şişkin saygıyı elde etmek istiyorlar.

Sadece saygı görmek değil, korkutacak güce de sahip olmak istiyorlar.

Emirler verebilmek, tayinler yapabilmek istiyorlar.

Artık hiçbir çağdaş ülkede bulunmayan bir “korkutuculuğun” parçası haline gelebilmek istiyorlar.

Bütün bu gizli işler, toplantılar sanırım bunun için.

Kendi halkını “korkutarak” bir yere varamaz insan.

Varsa da orada fazla kalamaz.

Bir yere varılacaksa, oraya ancak halkınızla, insanlarınızla, içinde korkuya hiç yer olmayan bir saygınlıkla varabilirsiniz.

Buna inanmadınız mı her şeyi, elinizdeki o hak edilmiş saygınlığı da kaybedersiniz.

ahmet altan-taraf