Özel Arama

« Önceki | Sonraki »

9/10/2009

ŞAMİL TAYYAR VADİ'YE SESSİZLİĞİNİ BOZDU.!

ERGENEKON İDDANNAMESİYLE İLGİLİ ÇARPICI AÇIKLAMALARDA BULUNAN VE KİTAPLAR YAZAN STAR GAZETESİ YAZARI ŞAMİL TAYYAR DÜNKÜ KÖŞESİNDE KURTLAR VADİSİ PUSU'YA FENA ÇATTI..!

Kurtlar Vadisi - Para

Wall Street Journal’a konuşan Başbakan Erdoğan, Aydın Doğan’ı vergi kaçakçılığı  suçundan ömrünü hapiste geçiren Al Capone’a benzetmiş. Aydın Doğan, Kurtlar Vadisi’nde de “Medya Patronu Davut Tataroğlu” karakteriyle anlatılıyordu.

Capone benzetmesini “ağır” buldum. Ama kavgada bu tür yumruklar sürpriz sayılmaz. Tataroğlu ise dizide pek makbul biri değildir, Capone’a rahmet okutur.

Karakterin mucidi Soner Yalçın şimdi Hürriyet’te yazıyor. Dizinin kendi de Aydın Doğan’a  ait bir TV kanalında yayınlanıyor.

Ne hikmetse, birden kötü  adamın iyi huylarını keşfetmeye başladık, dizinin konsepti ise Soner Yalçın’ın eski Ergenekon konseptine doğru evrildi.

Ergenekon konusunda 3 kitap ve sayısız makale yazmış biri olarak, Kurtlar Vadisi’ne dalmadım. Ancak, gelinen nokta, sessizlik eşiğini aşmıştır.

Ergenekon Vadisi

Projektörlerimizi geriye doğru çevirdiğimizde, Ergenekon’un darbe senaryoları pişirdiği dönemle Kurtlar Vadisi’nin sahneye çıktığı dönemin eş  zamanlı olduğunu görürüz. Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven darbe senaryoları, 2003-2004 aralığında mayalanmıştır.

2002 yılı sonunda iktidara gelen AK Parti’yi sandık yoluyla devirmenin imkansız olduğunu gören darbeciler, o tarihlerde faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardı.

Derken, 2003 yılında Kurtlar Vadisi doğdu. Konsept danışmanı, JİTEM’e yakınlığı ile bilinen Perinçek ekolünden Soner Yalçın...

Yönetmeni Osman Sınav ise şimdi Ergenekon davası sanığı olan Jandarma İstihbarat Albayı Hasan Atilla Uğur’la yakın ilişki içindeki bir isimdir.

2006 yılına kadar bu ilişkinin, diziye hayat verdiğini görüyoruz. JİTEM’in örtülü şekilde korunduğu, MİT ve Emniyet’in kötülendiği bir konseptle karşı karşıyayız. Bu iki kurum, ABD ile ilişki içindedir, vatanı  satar. MİT’i çağrıştıran “Mito” karakteri de öyle...

Ancak, asker kökenli MİT Müsteşarı Fuat Doğu ve Orgeneral Eşref Bitlis karışımı  olarak vadide sunulan “Doğu Eşrefoğlu” karakteri farklıdır...

Doğu’da yıllarca JİTEM adına kan akıtan “Yeşil” rolündeki Aslan Akbey, fena adam değildir...

Faili meçhul cinayetlere kurban giden Savaş Buldan ve Behçet Cantürk gibi isimler “kafalarına kurşun sıkılmayı hak etmiş” gibi gösterilen “Barış Bulman” ve “Behiç Türkcan” karakterleriyle anlatıldılar.

Dündar Kılıç’ın karakterize edildiği “Laz Ziya”, Alaattin Çakıcı’nın anlatıldığı “Süleyman “Çakır” da öyle...

Kurtlar Vadisi’nde ilk 3 yıl; ABD karşıtı-Ulusalcı eksende JİTEM’i koruyan MİT ve Emniyet’i kötüleyen, Ergenekon zihniyetinin bilinçaltındaki izdüşümüne tekabül eden bölümlerle geçti. Kurtlar Vadisi Terör’le Kürt düşmanlığı iyice körüklendi.

Hidayet yılları

2007 yılından itibaren Kurtlar Vadisi’nin konsepti tümden değişti. Bu değişiklikte; ağırlıklı  olarak Soner Yalçın’dan boşalan konsept danışmanlığına Ömer Lütfü Mete’nin gelmesi, 22 Temmuz seçimleriyle AK Parti’nin kalıcılığının ortaya çıkması ve Ergenekon operasyonu etkili oldu. 

Askeri istihbaratın vadideki etkisi asgari düzeye indi. Dizi, genel hatlarıyla, Ergenekon iddianamesi düzleminde gelişti. Veli Küçük’ü tarif eden İskender Büyük karakteri, en çarpıcı örnektir.

Başkahraman Polat ise neredeyse Savcı Zekeriya Öz’e benzer hale geldi. Savcının silahlı hali gibi...

Soruşturma safhasındaki bazı  gizli bilgiler de henüz iddianameye dönüştürülmeden önce vadide yer buldu. Bu durum, kimi izleyicilerde “önceden biliyorlar” algısını güçlendirirken, kitleler üzerindeki etkisini arttırdı. Ancak, Silivri’de “istenmeyen dizi” oldu.

Rotadan çıktı

Bu dönem, 2 yıl sürdü.  Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, ekonomik kriz yüzünden Show’da yayına ara veren Kurtlar Vadisi, tekrar döndüğünde 2003-2006 konseptiyle barışır gibiydi. Yani, Ergenekon’un manyetik alanına geri döndü sanki.

İskender Büyük, “devlet menfaatlerini koruyan adam” pozuna büründürüldü, kahramanımız Polat’la Cumhurbaşkanının refakatinde barış turuna çıkarıldı.

Kamuoyunda; Ergenekon davasının  örtülmesi için üst düzey girişimlerin başlatıldığı ve tarafların bir araya getirildiği algısı oluşturuldu. Kimi Ergenekoncu siteler de aynı minvalde Silivri’deki davanın 1 yıl içinde düşürüleceği iddiasını işlemeye başladılar.

Ana tema da değişmeye başladı. ABD ve AB karşıtlığı, Kürt düşmanlığı, Ulusalcılık yükselen değerler gibi algılanır oldu.

Dizi, Doğan Grubu’na transfer olduktan sonra iyice zıvanadan çıktı. Aydın Doğan’ın karakterize edildiği Davut Tataroğlu’nun kerametlerini görür olduk. PKK’lı  bir bölge sorumlusuna benzetilen Muro karakteri, bir anda öldürüldü. Ergenekon’un söylemiyle Kurtlar Vadisi’nin konsepti kolkola girdi.

Pusu oldu Para

Maalesef, Kurtlar Vadisi, aradan geçen 6 yılda, paraya göre rotasını belirleyen, girdiği kaba göre şekillenen “Kurtlar Vadisi-Para” formatına bürünmüştür. Hiçbir inandırıcılığı kalmamıştır. 

Karşı çıksak da eskiden kendi içinde anlam bütünlüğü ve idealize edilen değerler sistematiği vardı. Hiç olmazsa Ergenekon’a inanıyordu. Şimdi, ABD Doları’nın yeşil rengine göre yalpalayan bir dizi var.

Şiddeti teşvik eden, kan akıtıcıları meşrulaştıran ve hukuksuzluğu devlet nizamının üzerinde gösteren bir anlayışın hortlatılmaya çalışılması ise cabası...

MHP kontenjanından seçilen RTÜK üyesi Esat Çıplak’ın, diziye ceza verilmesini isterken ortaya koyduğu şu tarihi gerekçeyi dip not olarak düşmek istiyorum: “Toplumda ki adalet duygusunun zedelenmesi, devlet algısının bozulması  ve şiddetin bir yöntem olarak meşrulaşmasının sonuç olarak hukuk devleti idealini baltalayacağına inanıyorum.”

Yerden göğe kadar haklıdır.

9/10/2009

BAŞBAKAN,AMERİKAN İSRAİL UŞAĞI DİYENLERE DUYURULUR..!

Uluslararası haber kanalı CNBC televizyonuna verdiği ve bu sabah yayımlanan mülakatta Başbakan Erdoğan, Türkiye'nin AB üyelik sürecine ve Fransa ile Almanya'nın, bu süreçteki etkileri ile İran'ın nükleer programı hakkında ortaya çıkan ihtilafta Türkiye'nin tavrına ilişkin sorulara cevap verdi.

"NÜKLEER SİLAH İSTEMİYORUZ"-

Uluslararası toplumla İran arasında, nükleer silahlar ve kitle imha silahları konusunda yaşanan ihtilaf hakkındaki bir soru üzerine Türkiye ile İran arasında yüzlerce yıla dayanan dostluk, ortak sınırlar ve paylaşılan ortak değerler bulunduğunu belirten Erdoğan, "Ancak İran'ın nükleer silahları ve kitle imha silahları konusunda yürütülen görüşmelere gelince biz ister İran, ister İsrail ister başka bir ülke olsun bölgemizde nükleer silahlar istemiyoruz" dedi.

Erdoğan sözlerine şöyle devam etti: 

"Sadece İran'a odaklanmamalıyız. ABD'ye yaptığım son gezide 'Niçin İsrail'den de söz etmiyoruz. Onların da nükleer silahları var ve Gazze'deki çatışmalarda fosfor bombaları kullandılar. Gazze'de 1500 kişi öldü, 5000 kişi yaralandı. Kitle imha silahlarıyla ölenler Gazzeliyse göz yummalı, başka bir yerdeyse, bunu da ön plana mı çıkarmalıyız?' dedim. Bizim için Filistinliler de İsrail ve İsrail'in çıkarları kadar önemli. Biz adil, hakkaniyetli, dürüst ve samimi olunması gerektiğine inanıyoruz".
AA

9/10/2009

GLADİO KİMDİR.?

Gizli savaşın esrarengiz örgütü - GLADİO

Gladio :(İtalyanca: Kısa Kılıç), II. Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa'da gelecekte olması beklenen bir Varşova Paktı işgaline cephe gerisinde bir direniş başlatmak amacıyla İtalya'da NATO tarafından gizli olarak örgütlenen Kontrgerilla (stay-behind) operasyonunun kod adı. Gladyo, özel olarak NATO cephe gerisi direniş organizasyonun İtalyan kolunu belirtse de bazen "Gladyo operasyonu" NATO'nun bütün cephe gerisi (stay-behind) operasyonlarının gayri resmî adı olarak kullanılır ve bazen "Süper NATO" adıyla da anılır.[1]

Latince'de kılıç anlamına gelen Gladio sözcüğünü isim olarak kullanan örgüt, Amerikan ve İngiliz kontrgerilla örgütlenmesi olan Stay Behind tarafından 1952 yılında kuruldu. CIA tarafından yönetilen ve finanse edilen örgüt, 1956 yılında ABD ile işbirliği içinde, casusluk ve gerilla savaşı yapmak üzere örgütlendi. Sardunya'da örgütün ilk eğitim kampı kuruldu ve Kuzey İtalya'da 139 yerde silah ve mühimmat depoları oluşturuldu. Resmi adı Müttefik Koordinasyon Komitesi (Allied Coordination Committee) idi.

1956 sonrasında ikisi kadın 622 kişi ABD ve İngiliz gizli servisleri tarafından eğitildi. 1990 yılında Gladio'yu ortaya çıkaran soruşturmalar esnasında bu 622 kişinin grup liderleri oldukları, her bir grup liderinin belli sayıda kişiyi idare ettiği, böylece toplam sayının 15.000'e yaklaştığı ortaya çıktı.

Soruşturmaların ünlü yargıcı Felice Casson, gizli servis arşivinde yaptığı incelemelerde, 1972 yılındaki bir bombalamanın kesinlikle NATO destekli bazı gizli örgütlerce yapıldığı sonucuna ulaştı. Yargıç Başbakan Andreotti'nin bilgisine başvurdu, 1972'de bu olay tesbit edildiği için Başbakan örgütün varlığını kabul etti, ancak 1972'de kapatıldığını söyledi. Araştırmalara devam edilince Gladio'nun faaliyete devam ettiği ortaya çıktı. Eylemlerin en büyüğü 1980 Ağustos ayında Bologna tren istasyonunda patlayan bomba ile 85 kişinin ölümü idi.

İtalya'da 1969-80 arasında 4.298 terör olayı meydana gelmiştir. Yapılan soruşturmalar sonucu, bunların önemli bir bölümünden Gladio sorumlu gösterilmiştir. Bazı eylemleri bizzat yapmakla, bazısında patlayıcı ve silah sağlamakla, bazısında da tahrik ve yönlendirme yapmakla suçlanmıştır.

Avrupa Parlamentosu bile sorunla ilgili karar tasarısında şu sözlere yer vermek durumunda kalmıştır: "Avrupa Topluluğu'na üye pek çok ülkede gizli, paralel istihbarat ve silahlı operasyon örgütlerinin 40 yıldır var olduğu Avrupa hükümetleri tarafından ortaya çıkarılmıştır. Kırk yıldır bu örgütlerin demokratik kontrolden kurtulduğu ve NATO ile işbirliği halinde ABD gizli servislerince yönetildiği anlaşılmıştır."[2]

Örgütün İtalya'daki adı Gladio (Kılıç) idi. Yunanistan'da B-8 ya da SheepSkin (Koyun Postu), Belçika'da SDRA-8, Hollanda'da NATO Command, Batı Almanya'da Gehlen Örgütü, Stay Behind ya da Sword, Avusturya'da Schwert, Fransa'da Rüzgar Gülü, Türkiye'de Özel Harp Dairesi[kaynak belirtilmeli], Kontrgerilla[kaynak belirtilmeli] veya Ergenekon[kaynak belirtilmeli], İspanya'da Anti-Terör Kurtarma Grubu (GAL), İngiltere'de ise, Secret British Network olarak bilinir.

(wikipedi)

3/10/2009

BAŞBAKAN:SAİD NURSİ'SİZ TÜRKİYENİN MANEVİYATI EKSİK KALIR.


AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti 3. Olağan Büyük Kongresi'nde konuşuyor:

Biz herkesi insan olduğu için sevdik. Türk, Kürt, Tatar olduğu için değil. Biz bu adabı "Yaradılanı severiz, yaradandan ötürü" diyen Yunus'tan aldık. Biz bu terbiyeyi Çanakkale'de düşmanına dahi kahve ikram eden Mehmetçik'ten aldık. Onun için bu ülkenin hamurunda dışlamak, ötekileştirmek yoktur. Geçmişte yanlışımız varsa bunları bir kenara koyalım. Bir milat olarak yola koyulalım. Bu topraklar herkese kollarını açar. Kimsenin bir başkasını ötekileştirmeye hakkı olamaz.


"Bu ülkenin tarihinden Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan'ı, Hacı Bayram Veli'yi çıkartmaya kalkarsanız onları görmezden gelirseniz bu ülke öksüz, yetim köksüz ve dayanaksız kalır. Yunus Emresiz bir Türkiye dilsiz, Mevlanasız bir Türkiye ruhsuz kalır. Sabahat Akkiraz'a kulak vermeyen dinlemeyen Türkiye türküsüz kalır. Tatyos Efendi'yi yok sayan Türkiye'nin besteleri yarım kalır. Cem Karaca bu ülkenin hasretini çektiği kadar, bu ülke Cem Karaca'nın hasretini çekti. 'Hoşçakalın İki Gözüm' diyen Ahmet Kaya'ya vefa göstermeyen Türkiye'nin şarkıları eksik kalır. Nasıl Mehmet Akif'siz bir Türkiye tahayyül edilmezse, Nazım Hikmet'siz bir Türkiye eksik sayılır. Seversiniz sevmezsiniz, beğenirsiniz beğenmezsiniz, görüşlerini kabul edersiniz etmezsiniz. Ama Ahmedi Hanisiz, Bitlisli Said-i Nursisiz bir Türkiye maneviyatı noksan kalır."

26/9/2009

RUSYA DEVLET BAŞKANI NUR ABİ'Yİ DAVET ETTİ..!

Rusya Devlet Başkanı Dimtry Medvedev'in himayesinde gerçekleştirilen uluslarası toplantıya Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Mustafa Sungur da davet edildi.

Rusya Devlet Başkanı Dimtry Medvedev'in himayesinde gerçekleştirilen uluslarası toplantıya Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Mustafa Sungur da davet edildi.

Rusya Müftüler Konseyi Başkanı Ravil Gaynuddin tarafından gönderilen davet mektubunda, "Rusya Müftüleri Teşkilatı, Rusya Federasyonu Başkanı Dmitry Medvedev'in onayıyla yapılacak olan Uluslararası ''Rusya ve Müslüman Dünyası: Güvenilirlik Hatırı İçin Ortaklık Konferansı”na teşrifinizden onur duyar" ifadeleri yer aldı.

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz'ün de konuşmacı olarak katılacağı toplantı yarın yapılacak.

İşte Mustafa Sungur'a gelen davet mektubu:

(Tercüme: Said Aytar)

Rusya müftüleri teşkilatı

17 Eylül 2009
Mustafa Sungur'a

Sevgili Kardeşim Mustafa

Esselamualeyküm ve rahmatullahi ve barakatühü

Rusya Müftüleri Teşkilatı, Rusya Federasyonu Başkanı Dmitry Medvedev'in onayıyla yapılacak olan Uluslararası ''Rusya ve Müslüman Dünyası: Güvenilirlik Hatırı İçin Ortaklık Konferansı”na teşrifinizden onur duyar. Konferans 24 Eylül 2009’da yapılacaktır.

Davetliler arasında Belediye Başkanları, Milletvekilleri, Rus ve Müslüman toplumların, organizasyonların başkanları, Rusya ve diğer ülkelerin kültür ve bilim adamları, önde gelen din adamları yer almaktadır.

Konferansta bilim dairesinde Rusya ve Müslüman ülkeler arasındaki uluslararası birlikteliğin gelişimi, kültür, ekonomiler ve eğitim soruları tartışılacak. Dikkatler Müslüman organizasyonlarının üzerinde olacak.
Dua ve yüksek saygılarımla

Müftü Şeyh Ravil Gaynuddin
Rus Müftüleri Teşkilatı Başkanı
Rusya’nın Avrupalı Parçasının Müslüman Dini Meclisi Başkanı

risalehaber.com

23/9/2009

ORG.BAŞBUĞ:AÇILIMI DESTEKLİYORUZ..!

Suriye Devlet Başkanı Esad’ın “PKK’daki Suriyelileri affederiz” açıklamasını “olumlu” bulan Başbuğ, terörün bir süreç işi olduğunu belirtip, “Hemen sona
erecek. Tıpış tıpış gelecekler, böyle bir şey olmaz” dedi.

GENELKURMAY Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Suriye Devlet Başkanı Beşar
Esad’ın “Devlet olarak terörü bırakanları affederiz” açıklamasının Türkiye’nin terörle
mücadelesini olumlu etkileyeceğini belirtti. Terörle mücadelenin “sihirli formülü olmadığını” vurgulayan Başbuğ, “Ne kazanırsanız artı hanenize yazacaksınız. Hemen sıfırlamak mümkün değil. Bir kısmı örgütten kopsa, bu terörle mücadelemizi çok ciddi etkiler. Hemen sona ermesini beklemeyin. Tıpış tıpış gelecekler, böyle bir şey olmaz” dedi.

Bayramın 2’nci gününde Suriye sınırındaki Mardin Sınırtepe Karakolu’nda askerlerle bayramlaşan Başbuğ, “Kanın durmasını TSK da ister. Tek çare
bölücü örgütün silah bırakması” mesajını verdi. Orgeneral Başbuğ, beraberindeki gazetecilerle gezisini değerlendirirken, “demokratik açılımda TSK’nın pozisyonu”,
Suriye Devlet Başkanı Esad’ın açıklamaları, sınır ötesi harekât tezkeresi gibi konularda net mesajlar verdi. Gazetecilerin Başbuğ’a yönelttikleri sorular ve
yanıtları şöyle:

TSK, Kürt açılımının neresinde?
- Yerimiz çok açık. Flu değiliz. Bölücü terörle mücadele konusunda herhalde düşünceleri, nerede olduğu konusu en açık olan biziz. 2006’da ne söyledi isek bugün de farklı noktada değiliz. Süreçle ilgili olarak da Zafer Haftası vesilesi ile
yayınladığımız mesajda durumumuzu açıkça söyledik. Ben TSK adına konuşuyorum. TSK’nın pozisyonu belli. Bu konuda kafalarda sual kalmaması lazım.

30 Ağustos mesajınızda çerçevesini çizdiğiniz demokratik açılımla ilgili olarak bu çerçeve içinde kalınması halinde açılımı destekliyor musunuz?
- Gayet tabii. Elbette destekliyoruz. Bu konuda TSK’nın pozisyonu açık.

Örneğin af konusunda TSK ne düşünüyor?

- Affa takılmayalım. Başbakan, İçişleri Bakanı da söyledi. İşte TCK 221 (etkin pişmanlık) kapsamındateslim olanlar, salıverilenler var. Son üç yılda 870 terörist teslim olmuş. ‘Az’ diyebilirsiniz. Ama önemsiz de değil.

Mardin’de Kürtçe Enstitüsü açılacak? Ne düşünüyorsunuz?
- Onu siz yorumlayınız. Türkçe resmi dil. Ekonomik dil. Bölgede Türkçe okuma yazma bilmeyenlerin oranı yüzde 20.

Kürtçe eğitim sorunu var mı?

- Ben olduğu kanaatinde değilim. Kürtçe’yi nerede öğrenecek bu insanlar? Anadil nerede öğrenilir? Anadili öğrenmekte engel var mı? Anadil anneden babadan öğrenilir. Ana babaya, ‘Kürtçe öğretme’ diyen mi var? ‘Kürtçe okuma yazma’ diyen
mi var? ‘Kürtçe okuma yazma öğrenmek istiyorum’ diyorsa yasak mı? Sorun yaşlılarda. Gençlerde Türkçe okuma yazma bilme oranı yüzde 90’ların üstünde. Gelecek daha iyi olacak.

“Yaşanan gelişmelerden tedirginlik duyanlar var” dediniz. Kimlerdir?
- Halkımızın bir bölümünde tedirginlik var. Televizyonlarda söylenmeyen bir şey kaldı mı? insanlar buna inanıyor. Sivil, asker herkeste tedirginlik gördüm. Demokrasidir her şey söylenir ama insanların genel dengesinin bozulmaması
lazım. ‘Bölünecek miyiz?’ diye tedirginlik oluşuyor. “Komutanım ne oluyor?” diye soruluyor. ‘Ciddiye almayın. Açık oturumları dinlemeyin. Seyretmeyin şu televizyonları’ diyorum.

Bazı yorumcular ‘Ankara’da bir şey pişiriliyor’ diye yazdı? Ne pişiriliyor?
- Bir şey pişirdiğimiz yok. Benim insanım iş ve aş istiyor. Bu ihtiyaçların karşılanmasına kim hayır der? Benim insanım eğitim istiyor. Bir de nüfus
olayı var. 9 çocuk, 10 çocuk. Güvenlik boyutu ile bakıldığında bu insanlar terör örgütüne daha açık hale geliyor. Problemler azaltılırsa bu insanlar terör örgütünün istismarına kapalı olur. Ankara’nın 5 kmilerisinde de aynı sorunlar var. Ama burada bir terör sorunumuz var. İnsanlarımızı terör sorununa daha dirençli hale getirmemiz lazım.

Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, “Silahlarını bırakıp gelirlerse PKK’daki Suriyelileri (1500 PKK’lı) affedebiliriz” diyor. Bu, Türkiye’deki terörle mücadeleyi nasıl etkiler?
- Çok ciddi etkiler. Terörle mücadele bir süreç. Bunun bir sihirli formülü yok. Ne kazanırsanız artı hanenize yazacaksınız. ‘1500 Suriyeli terörist var’ deniliyor. Bir
kısmı örgütten kopsa, terörle mücadelemizi çok ciddi etkiler. Hemen sona ermesini beklemeyin. ‘1500’ü de tıpış tıpış gelecek.’ Böyle bir şey olmaz. Irak’ın kuzeyindeki PKK varlığını parçalayamazsanız olmaz.

Tezkerenin uzatılmasını bu nedenle mi istediniz?
- Terörle mücadelede her fırsattan istifade etmek gerekir.

Terör örgütünün Irak’taki varlığıyla mücadelede alınan destek ne durumda?
- Önemli gelişmeler var. Ama yeterli mi? Hayır.

Milli ordu vurgusuna neden gerek duydunuz?

- İran ordusu Şah’ın ordusuydu. Sovyetler Birliği ordusu Komünist Partisi ordusuydu. Türk ordusunu başka ordularla karşılaştırmayın. Türk ordusu milletin ordusudur. Milli ordu niteliğimiz bozulamaz.

1 Kasım’da Kabil Bölge Komutanlığı TSK’ya geçecek, asker sayısı artırılacak mı?
- 1 Kasım’da alacağız. Türkiye’nin, Afganistan’da ISAF 1’den bu yana muharip birliği var. Kasım ayında rakamsal artış olabilir.

‘Siyaset ağaları’na partilerin tepkisi

Başbuğ’un Mardin gezisi sırasında bölgenin esas temel sorunlarından birinin
siyaset ve terör ağaları olduğunu ve bundan bölgenin kurtarılması gerektiğini
dile getirmesi tartışma yarattı. AK Parti Mardin Milletvekili Süleyman Çelebi, “Eğer mevcut milletvekilleri kastediliyorsa, o zaman ben, açıklamaları, maksadını aşan, talihsiz bir beyan olarak görürüm” derken; DTP Muş Milletvekili Sırrı Sakık ise “Bu bir özeleştiridir ve sevindiricidir” yorumunda bulundu. CHP Kahramanmaraş
Milletvekili Durdu Özbolat, “Feodalizm tasfiye edilmeden Kürt sorunu çözülemez” dedi.

habertürk

8/9/2009

ŞEKER HASTALARINA YENİ NAKİL..!

Bilim adamları, bazı tip 1 şeker hastalarına uzun süreli olarak pankreas hücresi nakletmeyi başardı.
 
Fransız Ulusal Sağlık ve Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü (Inserm) bilim adamları ağır hücre reddi tedavisi görmeleri gerekmesine rağmen, hastaların mümkün olduğunca normal bir hayat sürdükleri, hatta bazılarının işlerine döndüğü vurgulandı.

Araştırmacılar, ölmüş kişinin pankreasından aldıkları pankreasa özgü hücrelerin uzun süre yaşaması için bir teknik geliştirdi.Organlarını bağışlayanların özenle seçilmesinin, hücrelerin titizlikle alınmasının ve çok iyi koşullarda saklanmasının ardından bu hücreler genel anestezi yapılan hastalara damardan verildi. 2-3 aylık dönemde 2-3 "nakil" yapıldı. Bu tedaviyi gören hastalar son hücre naklinden sonra ortalama 12 gün ensülin iğnesine ihtiyaç duymadı.
3-6 yıl sonra, 2003'ten bu yana tedavi gören 14 hastadan 11'inde ensülin üreten Langerhans adacıklarının halen var olduğu ve kandaki şeker oranının dengeli olduğu görüldü. Bu hastalardan 8'inin (yüzde 57) ensülin iğnesine ihtiyacı kalmadı.

İlk kez ensülin üreten pankreas hücrelerinin uzun süreli naklinin yapıldığının belirtildiği araştırmada François Pattou ve Marie-Christine Vantyghem'in çalışmaları hücre tedavisinin etkili ve nakledilen hücrelerin başlangıçtaki işlevinin, tedavinin uzun süreli olmasının kilit noktalarından birini teşkil ettiğini gösterdi.


Ancak bu yöntemin uygulanmasının zorluklarının, doku reddinin tedavisinin güçlü olması ve istenmeyen durumların belirlenmesi ya da giderilmesi için sürekli gözlem gerektirmesi, ayrıca organlarını bağışlayanların sayısının az olması olduğu belirtildi. Tedavinin kalıcı olup olmadığı henüz bilinmese de araştırma ağır şeker hastalığının tedavisi için umut olabilir.

"Diabetes Care" dergisinde yayımlanan araştırma, Fransız "Le Figaro" gazetesinin internet sitesinde de yer alıyor.


diyabetiz.com

23/8/2009

NAZIM GÖKÇEK ABİDEN;MUHABBET DERSİ

Örnek bir yaşamı vardı...

Ağabeyim bütün derslerinden mutlaka on olması lazımdı. Sekizi, dokuzu asla kabul etmezdi. Bir gün coğrafya hocamız yazılı notlarını okuduğu zaman, kendisinin notu dokuzdu. Hemen parmağını kaldırarak, bu nota itiraz etti ve hocadan kâğıdını getirmesini rica etti. Ertesi gün kağıdı getiren Bekir Ilıman Hoca, sınıfta; "Nazım, senin hakkın dokuz buçuktur. Bu notu; yani dokuzu, dokuz buçuk üzerinden vermişim. Şimdi ise dokuz buçuktan on yapıyorum." demişti.

Sekiz-on senedir Gaziantep'te öğretmenlik yaptığım için öğrendim! Not defteri, bir öğretmenin hazinesi gibi kıymetlidir. Matematik öğretmenimiz Güzin Kayaalp yine bir gün sınıfta "Ben bir hafta okula gelmeyeceğim. Nazım gel buraya, al şu not defterimi, bunları tahtaya sözlüye kaldır ve notlarını ver!" diyerek çıkarıp not defterini verdi. Bir hafta okula gelmedi. Nazım Gökçek ise, bizleri matematikten tahtaya kaldırarak üçleri, sekizleri ve çeşitli notlarımızı not defterine yazdı.

Kırık, dökük de olsa şahsen bizim için unutulmaz fazilet levhalarıyla dolu bu hatıraları takdime devam edeyim. Okulda biyoloji laboratuvarı denilen yerin merdiven altlarını mescid yapmıştık. Allah'ın ihsaniyle namaz seccadesi olarak kullandığım hasırı yol olan merhum baba evinden getirmiştik. Ramazan ayında her gece teravihleri ayrı ayrı camilerde olmak üzere bütün Gaziantep camilerini adım adım şükür, niyaz secdeleri için dolaşırdık. Otuz günde otuz camide teravihlerimizi gencecik yaşlarımızda eda ederdik. Bu dolaşmalarda şehrimizin güzide Kur'an hizmetkarı Ahmed İhsan Genç abiyi ve zaman zaman merhum Abdülbaki Özsimitçi'yi aramızda ve safımızda görürdük.

Günümüzdeki Kurtuluş Camii'nin yanındaki mütevazı ve kira ile oturdukları evlerine sanki kendimizin evi gibi girer çıkardık. Burada bizlere Çantay merhumun Kur'an meali ve hadis kitaplarından okurdu. Bu arada Sinan Omur rahmetlinin Hür Adam Gazetesi'nden Nur Üstad'ın eserlerinden Cihan Harbi'ndeki kahramanlıklarından okurdu.

Geçen zaman günleri içinde orta son sınıfta takvim yaprakları 1959'un son günlerini gösteriyordu. Isparta'daki Nur Üstad'a uzun bir mektup yazmıştı. Bu mektupta nur talebeliğine kabulünü rica ediyordu. Üstad'dan dua istiyor ve Antep için manevi yardımlar için yalvarıyordu. Hemen bu mektubun cevabı gelmişti.

Nur Üstadı, kendilerini Nur talebesi olarak ve manevi evlat olarak kabul ediyordu. Antep'teki mukaddes Nur hizmetlerinin parlaması için dualarını vaat ediyordu.

Allah kabul buyursun. Kırk beş senedir yürümeye çalıştığımız Kur'an hizmetlerinde böylesine çalışkan bir kimse görmemiştim.

Uyku nedir bilmezdi! Paraya dönüp de bakmazdı! Çok çok cömertti! Sevgi ve şefkat doluydu!

Kur'an yolunda idamlık Talat Aydemir ve Fethi Gürcan'la yan yana Ankara-Mamak hapishanelerinde yatmıştı. Kur'an yolunda çok korkusuz ve yiğit bir adamdı.

Lise ikinin başlarında daha sonbaharın ilk aylarında aniden okulu terk etmişti.

Nur Üstad kendisine rüyada:

"Kendini nurlara vakfet!..
Kendini Kur'an hizmetlerine ver!..
emirlerini vermişti.
Bir Kur'an âşığı idi!

Bu rüyadaki emirler üzerine mektep sıralarını terk ederek bütün varlığı ile bir Kur'an hizmetkârı olmuştu. Vefat ettiği güne kadar bu Nur'lu yoldan zerre taviz vermeden yürümüştü.

Askerlik sıralarındaki Mamak hapishanelerinde; dört ay idamlık ihtilalcilere Yasin Sûresi'ni yazıp verdi. Suçsuz olduğu halde dört ay sonra tahliye olarak, bu defa tarihin de sürgün yeri olan; Keşan'a sürüldü. Bizler de Gaziantep Lisesi'nden kovulmuş İstanbul Vefa Lisesi'nde okuyorduk. Aylar süren hasretlerimiz biraz da olsa sükun olmuştu. Götürdüğümüz Nurları heyecanla bağrına basarak hiç kimselerin bulamayacakları yerlere saklamıştı.

Daha sonra İstanbul dönüşü mektupla, sanki mektup yazıyor gibi Nurlardan, Otuzuncu Lem'a gibi tevhid derslerini kendilerine mektup gibi yazarak postalamıştık.

Bu Nur namelerimize altı sayfa gibi uzun bir cevap gelmişti. "Aziz Nur Kardeşim" hitabıyla bu mektubu merhum mağfur Nur serdarı Gündüzalp abimiz, 1965 senesinin ilk günlerindeki çok basit ve ibtidai imkanları içinde, teksir makinesiyle çoğaltarak bütün vatan sathına dağıtmışlardı.

Nur ağabeyin Keşan'daki Mihnet Keşan günlerinde benim azizlerin azizi Gülen hocam da Kırklareli'nden ışıklarını dünya semalarına boşaltmaya başlamıştı. 1965'lerin içinde Hocamız, Gökçek'in ziyareti için Keşan yollarına düşmüştü. Gökçek abi de terhis tezkeresini alınca Kırklareli'nde Hocaefendi'nin iade-i ziyaretlerine gelmişti. Burada buluşan iki Nur-u Kur'an sevdalısı, birlikte İstanbul'da bulunan Zübeyir Gündüzalp abinin ziyaretlerine gelmişlerdi.

Aydınlık dolu, mai zemzem dolu geçip giden hatıralar, baki kalan bu asümanda güzel Nur sesleri olarak yankılanarak devam edip gidecektir inşallah.

Bu Kur'an sesine kulak verip dinleyen bahtiyarlara saadet dolu günler niyazımız gönüldendir hep!..

Gökçek ağabeyim ebedlerde kanat açtığı 16 Nisan 2005 Cumartesi'nden bir gün evvelki, mübarek cumada iki araba ile yine Nur için yine Kelamullah'ımıza hizmet aşkı ve şevki içinde on kişi ile birlikte Gaziantep'e bir buçuk saatlik Islahiye kazasına gitmiştik.

Akşam üstü çıktığımız bu kısa yakın yolculuk ve misafirlikte gecenin on ikisine kadar kalmıştık.

Saat on ikiye doğru, hane sahipleriyle vedalaşarak ayrılıyorduk. Artık arabalara binecektik. Benim kırk sekiz senelik arkadaşım, yoldaşım, sırdaşım Nur ağabeyimle gecenin karanlığında göz göze geldik. Ama o kadar manalı ve sevgi ile bakmıştı ki bu halini tarif edebilmemin imkanı yok.

Bu sevgi saçan nazarlara karşı, aynı hislerle koşarcasına atılmıştım. Sanki ayrı ayrı yerlere, memleketlere gidecekmiş gibi adeta vedalaşırcasına sımsıcak kucaklaştık ama hakikaten vedalaşıyormuşuz da haberim yokmuş. Meğer dünyadaki maddi olarak son kucaklaşmamızmış. O esnada bu manzarayı dikkatle seyreden Mustafa Durdu beyefendi hayretler içindeydi. İkimiz de Allah'ın lütfu ile yarım yüz yıldır olduğu gibi yine aynı yöne yine aynı hedefe yine aynı maksada doğru arabaya binerek Islahiye'den Gaziantep'e doğru yola çıkmıştık. Vedalaşarak çıkılan bu yol artık son görüşme ve son yolculuk imiş! Eskiler bu yaşadığımız dünya acısı ve minneti için;

"Veda-ı mülk-ü vücud" yani dünyaya veda etmek diyorlar. Biz Kur'an talebeleri dünyada da olsak, kabirde de olsak yine beraberiz. Kur'an'ın dersinde yine diz dize sonsuzlara dek birlikteyiz...

İmtihan dünyasının çirkinlikleri çoktur. Urfalı şair Nebi der ki:

Be meclis-i münafese-amiz-i alemin

Değmez neşa-i vuslat-ı vedaına

Yani:

"Baştan başa garazlarla dolu olan bu dünyaya gelmenin neşe ve sevinci, dünyadan ayrılırken duyulan hüzün ve kedere değmez."

Her şey nurla güzeldir.

Canım ağabeyim

Atmış yılın Nur'la dolu dolu geçti. Biz bunların şahidleriyiz. Nur dünyasında bizleri de unutmazsın değil mi?

Necmeddin Şahiner
-zaman

9/8/2009

AJANDADAKİ DEHŞET NOT..!

Ergenekon iddianamesinin delil klasöründe yer alan ve Ergenekon sanığı

Adil Serdar Saçan'a ait olan bir ajandada “Mahmut Hoca'nın damadını

Sedat Peker öldürdü. (…)” ifadeleri yer alıyor.

Ergenekon Terör Örgütü üyesi iddiasıyla tutuklanan İstanbul Emniyet Müdürlüğü eski Organize Suçlarla Şube Müdürü Adil Serdar Saçan'dan şok iddia… Ergenekon sanığı Adil Serdar Saçan, Mahmut Ustaosmanoğlu'nun damadı Hızır Ali Muratoğlu'nun Sedat Peker tarafından öldürüldüğünü iddia etti. Adil Serdar Saçan'ın, Ergenekon soruşturması kapsamında el konulan ajandasında, “Mahmut Hoca'nın damadını Sedat Peker öldürdü. Nurişleri Sisi'den bulabiliriz” ifadeleri yer alıyor. Adil Serdar Saçan'ın şok iddialarının yer aldığı ajandasının notları, Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan 2. iddianamenin delil klasörlerinde yer alıyor.

SEDAT PEKER, VELİ KÜÇÜK'E  “EMİRLERİNİZİ BEKLİYORUM” DİYOR!
Sedat Peker'in, Ergenekon Terör Örgütü'nün yöneticisi olduğu iddiasıyla tutuklanan Emekli Tuğgeneral Veli Küçük ile yakın ilişkisi bulunuyor. Ergenekon iddianamesinde, Sedat Peker'in, birçok konuşmasında, Veli Küçük'e, “Emirlerinizi bekliyorum” dediği yer alıyor. 
Veli Küçük, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Şube Müdürlüğü'nde yapılan sorgulamasında, Sedat Peker isimli şahsı tanıdığını belirterek, “Aslen Adapazarlı olan babası Ahmet Peker vasıtası ile tanıyorum, babası rahmetli olduktan sonra, birkaç kez Kocaeli de beni ziyarete geldi ve görüştüm” dedi.
Veli Küçük, “Sedat Peker birçok konuşmasında “emirlerinizi bekliyorum” şeklinde konuşmaktadır. Sedat Peker size neden bu şekilde hitap etmektedir” sorusuna, “Ben Sedat'ı babasından dolayı tanıdığım için ve benden de küçük olduğu için zaman zaman bu şekilde hitaplarda bulunmuştur” diye konuştu.

PEKER: KÜÇÜK'E SAYGI VE SEVGİM ÇOĞALDI
Sedat Peker, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmada, Cumhuriyet savcıları Mehmet Ali Pekgüzel ve Nihat Taşkın'ın sorularını yanıtlamıştı.
Bir soru üzerine, emekli Tuğgeneral Veli Küçük'ü babasının yakını olduğu için tanıdığını, kendisine sevgi ve saygı duyduğunu belirten Peker, ''Şu an itibarıyla da kendisine duyduğum saygı ve sevgide azalma olmamıştır, çoğalma olmuştur. Yasal çerçeveler dışında herhangi bir muhabbetim ve iş ortaklığım yoktur'' dedi. Peker, ''terör örgütlerinin hedefinde olduğu için Küçük'e yardım etmek istediğini'' dile getirerek, sıkıntısı olanlara imkanları doğrultusunda yardım ettiğini kaydetti. Ergenekon iddianamesinde de, Ergenekon terör örgütüne mensup bazı kişilerin İstanbul Çarşamba'daki İsmailağa Cemaati'ne sızma girişiminde bulunduğu tespit edilmişti. 

HIZIR ALİ MURATOĞLU NASIL ŞEHİD EDİLDİ?
Mahmut Ustaosmanoğlu Hocaefendi'nin damadı Çukurbostan Camii İmamı Hızır Ali Muratoğlu, 17 Mayıs 1998 tarihinde, ders verdiği Fatih İsmailağa Camii'nde çirkin bir saldırıya uğradı. İmam Hızır Ali Muratoğlu aldığı 7 kurşun yarasıyla ağır yaralanarak, hastaneye kaldırılırken yolda hayatını kaybetti. Fatih Çarşamba'da bulunan İsmailağa Camii'ne geldiği belirtilen Çukurbostan Camii İmamı Hızır Ali Muratoğlu'na yaklaşan ve bir yıldır cemaat içinde görülen sarıklı ve cübbeli bir şahıs, silahını çekerek Hızır Ali Muratoğlu'nun üzerine kurşun yağdırdı. Saldırıda Muratoğlu'nun biri karaciğer, 6 kurşun da göğsüne isabet etti. Aldığı kurşun yaraları ile ağır yaralanan İmam Muratoğlu, hastaneye kaldırılırken, yolda hayatını kaybetti. Hızır Ali Muratoğlu'nun öldürülüşünün üzerinden 11 yıl geçmesine rağmen, cinayetle ilgili şüpheler giderilmedi.

habervaktim


1/8/2009

TARAF YİNE BOMBA PATLATTI..!

Taraf gazetesinde yayınlanan habere göre Gül’ün Köşk’e 

çıkmasının ardından Genelkurmay, türbandan

nasıl uzak durulacağına ilişkin yeni protokol kuralları

belirlemiş. 14 Ekim 2007 tarihli belgede, Abdullah Gül’ün eşi

Hayrünnisa Gül’le birlikte askerî hastaneyi ziyaret etme

talebi olması halinde, buna “çağdaş kıyafetli olmayan giremez”

denip olumsuz yanıt verilmesi isteniyor.
Gül’ün eşiyle birlikte yolu

üzerindeki güzergâhta bulunan askerî tesislere mola için

uğrayabileceği belirtilen emirde şu uyarı yapılıyor: Bu


durumda Gül’ün asker yaveri, alternatif yer önersin.


Genelkurmay’ın, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesinden iki ay sonra resepsiyon ve törenler için yeni bir protokol kuralı hazırladığı ortaya çıktı.
Tüm birliklere gönderilen prokotol kuralında, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrunnisa Gül ima edilerek, türbanlıların askerî hastane ve tesislere alınmaması isteniyor. Protokolde, türbanlı eşlerin ve DTP’lilerin davet edileceği belirtilerek, 29 Ekim, 23 Nisan ve 19 Mayıs resepsiyonlarına gidilmemesi emrediliyor.


Türbanı hatırlatın
Taraf, Genelkurmay Başkanlığı tarafından 14 Ekim 2007’de hazırlanan yeni protokol kurallarının yer aldığı rapora ulaştı.
Raporun en önemli kısmı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşi Hayrunnisa Gül’ü ilgilendiriyor. Raporda, herhangi bir askerî hastane ve rehabilitasyon merkezindeki gazi, hasta veya bir yakınını ziyaret talebinde bulunduğunda şunların yapılması isteniyor: “Çağdaş kıyafetli olmayanların girişine izin verilmemesi, bir yakınını ziyaret edecekleri zaman türban konusunun kendilerine hatırlatılması, kabulün çok zorunlu olduğu durumlarda en alt seviyedeki protokol görevlisi ile refakat edilmesi.”

Askerî tesislere gelmesin
Raporda Gül çiftinin, karayolu üzerindeki askerî tesislerden mola maksadıyla yararlanılması halinde devreye yaverin girmesi emrediliyor: “Ani durumlar için başyaverin bu tür molaların önüne geçmek üzere, güzergâh üzerindeki daha uygun mola yerlerini önermesi. Planlı bir faaliyet ise koordinasyon aşamasında olumsuz cevap verilmesi.”
Bilindiği gibi başyaver Cumhurbaşkanı ve eşine eşlik ediyor. Türkiye’de sadece cumhurbaşkanları askerî tesislerden yararlanabiliyor.


Eşsiz gidin, hemen ayrılın

Raporda en geniş bölüm, Köşk ve valiliklerde düzenlenen 29 Ekim resepsiyonuna ayrıldı. Eşli ve eşsiz davet olmak üzere iki bölüme ayrılan raporda, eşli davetlerde askerî personele dört hareket tarzı emrediliyor.
Bunlardan ilki “Resepsiyona Garnizon Komutanı dışında hiçbir seviyede katılım olmaması ve garnizon komutanının eşsiz (Bu kelimenin altı raporda çizilmiş) olarak kısa bir süre için katılıp ayrılması.” Bu maddenin hemen yanına “Bu hareket tarzının uygun gerekçelerle halka izah edilmesi” gerektiği notu da düşülmüş.


Dikkat türbanlı çıkabilir
Rapordaki ikinci hareket tarzı ise; “Sadece Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve orgenerallerin eşli (Bu kelimenin altı da raporda çizilmiş) olarak çok kısa bir süre için katılmaları ve tebriği müteakip ayrılmaları.”
Üçüncü hareket tarzı da “Cumhuriyet’e sahip çıkıldığının göstergesi olarak, davetli bütün askerî personelin eşli (altı çizili) olarak geniş katılımın sağlanması ve personelin kısa süre sonra topluca resepsiyondan ayrılması.”
Bu üç hareket tarzı için rapora bir de not düşülmüş: “Yukarıdakilerin hepsinde el sıkma sıkıntısı yaşanır.”
Raporun en ilginç bölümü ise dördüncü maddede belirtilen hareket tarzı. “Hiçbir seviyede katılımın olmaması” maddesinin hemen yanında parantez içerisinde “Karargâhın teklifidir” uyarısı yer alıyor.


Aman ha DTP’lileri unutmayın
“Eşsiz davetler” başlıklı bölümde de yine dört hareket tarzı belirlenmiş.
“Akşam resepsiyonu veya gündüz Cumhuriyet Kokteyli’nde, DTP’lileri de göz önüne almaları” gerektiği hatırlatılan hareket tarzları ise şu şekilde sıralanmış: “Sadece Garnizon Komutanı seviyesinde katılım olması, Garnizon Komutanı’nın tebriklerini sunup kısa sürede ayrılması.
Garnizon Komutanı ile birlikte Genelkurmay ve kuvvet komutanları personel başkanlıklarının da katılması. Hiçbir seviyede katılım olmaması (Karargâhın düşüncesi). Eşsiz sınırlı katılım ve kısa süre katılıp ayrılma.”


Meclis’teki resepsiyona gitmeyin
Yeni protokol kuralları arasında “Sivil makamların sorumluluğunda stadyumlarda icra edilen bayram kutlamalarına eşli davet edilme, 23 Nisan/19 Mayıs” başlıklı bir bölüm de yer alıyor.
Raporda şöyle deniyor: “Meclis’teki tebrikata az sayıda personelin iştirak etmesi (%10-15). Stadyumdaki törenlerde katılımın, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenlerinde uygulanan H/T (Hareket Tarzları) ile aynı olması. TBMM’deki resepsiyona gidilmemesi.”
Bu bölümdeki “Düşünceler” kısmında da yine bu törenlere “Türbanlı eşlerin yanı sıra DTP’li milletvekillerin de davet edileceği” uyarısı yapılıyor.


Türbanlı eşleri içeri almayın
“Türk Silahlı Kuvvetleri sorumluluğunda icra edilen törenler” başlıklı bölümde ise şu ifadeler dikkat çekiyor: “Eşi türbanlı olanlara eşsiz davetiye gönderilmesi. Buna rağmen eşli gelenlerin kesinlikle eşleri ile içeri alınmaması. Sadece yemin törenlerinde başı kapalı ailelerin, baş örtülerini çene altından bağlamalarının sağlanması. Diğer törenlerde başörtüsüne/türbana hiçbir şekilde izin verilmemesi.”

İlk resepsiyonda kriz çıkmıştı
Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra düzenlenen ilk 29 Ekim resepsiyonunda askerin katılmaması nedeniyle kriz yaşanmıştı.
Gül de daha önceki yılların aksine iki ayrı Cumhuriyet resepsiyonu düzenleyerek çıkış yolu bulmuştu. 29 Ekim’de verilen ilk resepsiyona TBMM Başkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, yüksek yargı mensupları, siyasi parti liderleri, milletvekilleri, üst düzey bürokratlar “eşsiz” olarak davet edilmişti. Cumhurbaşkanı Gül, ikinci resepsiyonu ise 30 Ekim’de vermişti. Bu resepsiyona, işadamı, sanatçı, gazeteci, sivil toplum örgütü temsilcileri davet edilmiş ve davetiyeler “eşli” olarak gönderilmişti.


taraf